Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

ÇANKAYA’NIN İLACI: HALK HAREKETİ

AKP’nin 30 Mart’tan yüzde 43,3 ile çıkması, Erdoğan‘a yeniden Cumhurbaşkanlığı ışığı yakmış oldu. 31 Mart’tan bu yana Erdoğan‘ın Çankaya’ya çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor.

Hatta medyada çoğunlukla Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanlığının kesinleştiği, asıl problemin AKP’nin başına kimin geçeceği olduğu dile getiriliyor.

Peki bu tablo gerçek mi?

İnceleyeceğiz ama gelin önce yapılan tartışmalara madde madde gözatalım:

ERDOĞAN MI, GÜL MÜ?

1) Erdoğan, milletvekillerinin önüne “adayınız kim” kağıtları koyarak kendisine Çankaya rotası çizdi.

2) Erdoğan, “koşan Cumhurbaşkanı olacağım, yetkilerimi kullanacağım” diyerek, Başbakanlık koltuğunu ancak “etkisiz birine” bırakabileceğini ilan etti.

Erdoğan‘ın işaret ettiği o yetkiler; birincisi TBMM’yi toplamak, ikincisi Bakanlar Kurulu’nu toplamak ve üçüncüsü Başkomutanlık yapmaktır. (Erdoğan’ın 30 Mart akşamı balkon konuşmasında “Suriye ile savaş halindeyiz” demesine dikkat ediniz.)

3) Gül, “bu koşullarda gelecek için siyaset planı yapmıyorum” dedi. Gül‘ün bu çıkışı “Cumhurbaşkanı havlu attı” şeklinde de yorumlandı, “Gül, Başbakanlığı reddetti, Cumhurbaşkanlığı yarışına soyundu” şeklinde de…

Bazı kesimler ise “Erdoğan ile Gül arasında bir sorun yok, buna bel bağlayanlar kaybeder” görüşünü savunmaktadır.

Peki gerçekten de bu çatışmadan medet umanlar var mı?

PARTİLERİN ÇANKAYA ŞİFRELERİ

Bu sorunun yanıtını verebilmek için partilerin Çankaya stratejisini bilmemiz gerekiyor. Kulislere yansıdığı kadarıyla ön tablo şöyledir:

1) CHP ve MHP’nin ortak bir adayda anlaşamayacığı görülüyor.

2) CHP’nin Anayasa Mahkemesi ve TÜSİAD ile Gül‘ün arkasında durabileceği görülüyor.

3) BDP, yüzde 6,8′lik oyunun AKP’nin yüzde 43,3 oyuna eklendiğinde Erdoğan‘a ikinci turda Çankaya kapısı açacağını varsayarak, oyunu pazarlığa açmaktadır.

Bu tabloya göre Çankaya yarışı Erdoğan ile Gül arasında geçecektir ve yarışı Erdoğan kazanacaktır!

Peki öyle mi? Türkiye’nin başka seçeneği yok mu?

HALK HAREKETİ SIKIŞIKLIĞI ÇÖZDÜ

Bu sorunun yanıtını bulabilmek için 2013 yılının başına gitmeliyiz:

Erdoğan “güçlü” bir iktidardır. AKP bir yandan Kürt Açılımı yapmakta, bir yandan da Erdoğan‘ı Başkan yapacak yeni Anayasa çalışmasını sürdürmektedir.

Bu iki projenin önünde siyaset düzleminde bir engel yoktur. Nasılsa CHP ve MHP, AKP’nin yeni Anayasa tuzağına düşmüştür.

Ancak 31 Mayıs’ta bambaşka bir dinamik ortaya çıkar. Haziran ayı boyunca 80 ilde milyonlar ayağa kalkar ve Erdoğan‘ın iktidarını sallar.

Halk hareketi, Erdoğan-Gül seçenekleri arasına sıkışmış Türkiye’yi rahatlatmıştır: Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi gündemden kalkmış, Açılım masadan düşmüştür.

ERDOĞAN’IN ÇANKAYA ISRARI KAOS GETİRİR

Bugün her ne kadar 30 Mart rüzgarıyla Türkiye yeniden aynı ikileme sıkıştırıldıysa da, Erdoğan yeniden şartların değişebileceğini bilmekte ve bundan büyük endişe duymaktadır.

Örneğin AKP milletvekili Bülent Turan‘ın şu kaos çıkışı bu korkunun eseridir: “Cumhurbaşkanının vatandaşımızın oyuyla seçilecek olması, ‘icra’ yetkisinin de Başbakanlık’tan Çankaya’ya geçmesini sağlayacaktır. Yetkilerle donatılmış ve seçilmiş bir cumhurbaşkanının ‘emanetçi’ olması düşünülemez. Zayıf birinin icracı makamda, güçlü kişinin Başbakanlık’ta olması yeni dönemde büyük sorundur. Yeni sisteme göre Genel Başkanımızın Çankaya’ya çıkması değil, çıkmaması sorun olur.”

Kuşkusuz denklemin tersi doğrudur ve Erdoğan’ın Çankaya ısrarı kaos demektir ve çare yeniden halk hareketidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Nisan 2014

Yorum yapın

KAN KUSTURAN DEVLET

AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi Prof. Mazhar Bağlı’nın şu sözleri, AKP’nin “paralel yapıyla mücadele kararlılığını” değil fakat hukuk devletinin iflas ettiğini gösteriyor: “Bu saatten sonra milletin öfkesini asla kavga kesmez. İntikam istiyor millet, kan kusturanlara kan kusturulsun istiyor.”

Bağlı, bu sözleriyle hem Erdoğan hükümetinin “kan kusturan devlet” dönemine geçtiğine, hem de yeni MİT yasasıyla bu kurumun bir özel örgüte dönüştüğüne işaret etmiş oldu!

Yani daha da somutlaştırırsak, devralınan Çiller’in “özel örgütü” geliştirilmiş oluyor ve Çiller’in “devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” sözü yeniden hayata dönüyor!

DİNLENMEYEN HÂKİM PARALELCİ MİDİR?

Bakın bu “kan kusturan devlet” sürecine girildiği başka nereden belli?

Biliyorsunuz, Suriye’ye silah taşıdığı iddiasıyla durdurulan bir TIR, MİT’in çıktı ve hükümet o operasyonda görev alan savcı, asker, polise “karşı operasyon” yaptı. Ardından bazı tutuklamalar meydana geldi ama yapılan itiraz neticesinde bazı polis ve askerler serbest bırakıldı.

Anayasa Mahkemesi’nin bile kararına “saygı duymayan” Erdoğan, elbette bu karara hiç saygı duymazdı ve o kararı veren hâkimi günlerdir hedefe oturtuyor, paralelci ilan ediyor.

Peki, o hâkim, yani Hüseyin Bolat gerçekten de paralel yapının bir elemanı mı? Geleceğiz ama önce Erdoğan’ın ve medyasının “kanıtlarına” bakalım:

Dünkü Yeni Şafak, manşetinden “o hâkimin” paralelci olduğuna “kanıt” bulmuş! Gazete şöyle diyor: “Kritik görevlerdeki hâkim ve savcıların dinlenmesine rağmen Bolat’ın isminin telekulak listesinde olmaması ise dikkat çekti.”

Yani Yeni Şafak’a göre bir hâkim dinlenmemişse, kesin paralelcidir! Hiç lafı eğip bükmeden belirtelim: Bu kafa “kan kusturan devlet” kafasıdır!

BÖYLE DEVLETE BÖYLE MİT

Jandarma ve polisleri serbest bırakan hâkim Hüseyin Bolat’ın iddia edildiği gibi paralelci olup olmadığını biz bilmiyoruz. Erdoğan ve Yeni Şafak eğer bundan eminse, hukuk devletinde yapılacak şey bellidir: Suç duyurusunda bulunursunuz!

Ancak hâkim Hüseyin Bolat Cemaatçi olmadığını önemle belirtiyor: “Paralel, üçgen, yamuk bilmem. Yedi sülalemi araştırsınlar, o yapılanmayla (cemaati kastediyor) bir şey bulsunlar mesleği bırakırım. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk milletinin hâkimiyim.” (Sözcü, 17 Nisan 2014)

Peki, bu sözlere ne diyeceğiz? “Paralelci hâkim yalan söylüyor” denilebilir mi?

Bakın konuyu uzatmanın bir anlamı yok. Ortada büyük bir tehlike var ve dikkatinizi oraya çekmek istiyoruz. AKP hükümeti, paralel yapıyla mücadele adı altında büyük bir cadı avına hazırlanıyor. Erdoğan’ın ve Mazhar Bağlı’nın sözleri ile Yeni Şafak’ın manşetleri şu gerçeğe işaret etmektedir: “Kan kusturan devlet, Paralel iddiasıyla, biat etmeyen her kesimi hedef alacaktır!

MİT Yasası bu büyük operasyon için Erdoğan’a lazımdır!

ÇETENİN GÖVDESİ ARŞİVLERDE VAR

Hep söyledik: Görevden alınan, yeri değiştirilen 10 bin polisin tamamı Cemaatçi değil, paralel çete değil. Erdoğan’ın beğenmediği kararları alan mahkemelerin tamamı Cemaatçi değil. AK Medya’nın hedef aldığı kapıcıların ya da öğretim üyelerinin tamamı Cemaatçi değil. Jandarma istihbarattan alınan ve başka görevlere sürülenlerin tamamı Cemaatçi değil.

Cemaatin halk içinde ciddi bir karşılığı yoktur ve bu yapı esas olarak bürokrasi içinde vardır. Nitekim bu gerçek, belli ölçülerde seçim sonuçlarına da yansımıştır.

Cemaati olduğunda büyük göstermek, herkesi Cemaatçi görmek, cadı avı hazırlığına iklim yaratmak içindir.

Kaldı ki Paralel yapıyla gerçekten mücadele etmek isteyenlerin çok uğraşmasına, öyle büyük hazırlıklar yapmasına gerek de yoktur. Valilerin, müfettişlerin, polis şeflerinin, jandarmanın, TSK’nin değişik tarihlerde hazırladığı raporlar arşivlerdedir ve orada listelenen F tipi çete üyelerini tasfiye edebilmek, gerçekte devlet açısından oldukça kolay bir iştir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Nisan 2014

Yorum yapın

BENDER’İN YERİNE FİDAN

Suudi Arabistan İstihbarat Servisi şefi Bender bin Sultan istifa etti, daha doğrusu istifa ettirildi. Suudi Arabistan’ın 22 yıl boyunca Washington büyükelçiliğini yaptıktan sonra Suriye saldırısının koordiatörü olarak bu göreve 2012 yılında getirilen Bender bin Sultan‘ın gidişi, yeni bir sürecin de başlangıcı olarak değerlendirilebilir.

Bu istifayı üç olguyla birlikte okumalıyız:

1) Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz, birinci veliaht prensi yaşlı olduğu için ikinci bir veliaht prens seçti. Mukrim‘in seçimi kral ailesi içinde oy birliği ile değil, oy çokluğu ile gerçekleşti.

2) Riyad, Nusra cephesi ve IŞİD’i terör örgütü listesine aldı.

3) Suriyeli “ılımlı” muhalifler ABD yapımı uçaksavar tanklara kavuştu. Bender bin Sultan‘ın “radikallerle” Esad’ı devirmeye çalışma aşaması, şimdilik, kapandı.

MİT KANUNUNUN İKİ ANLAMI

AKP’nin yeni bir MİT kanununa tam da bu süreçte ihtiyaç duyması önemlidir. Zira yeni MİT kanununun ruhu, birbiriyle ilgili, iki maddeye dayanmaktadır:

1) Bu kanunla MİT’e dış operasyon görevi verilmektedir. Yani MİT’in bugüne kadar yaptığı ama son aylarda deşifre edilen Suriye operasyonlarına yasal kılıf hazırlanmaktadır.

2) Bu kanunla MİT’e PKK’yle müzakere görevi verilmektedir. Yani MİT’in Emre Taner‘den beri PKK’yle yaptığı ve Hakan Fidan‘la müzakere aşamasına ilerletilen görüşmelerine, yasallık sağlanmaya çalışılmaktadır.

Nitekim bu yasallık talebi aynı zamanda ve daha çok Abdullah Öcalan‘ın talebidir.

PKK’DEN MİT’E TEŞEKKÜR

Bu nedenle olsa gerek, yeni MİT kanununun TBMM’de görüşülmesi sırasında BDP milletvekili Sırrı Sakık, Hakan Fidan‘a ve MİT’e teşekkür etti.

Böylece Öcalan‘ın 7 Şubat operasyonundan itibaren Hakan Fidan‘a kalkan olması, BDP’nin müteşekkirliğiyle tamamlanmış oldu!

Darısı PKK’ye HDP üzerinden kuyruk olan sahte solun başına!

Bu teşekkür iki anlama gelmektedir:

1) BDP için Türkiye’nin MİT kanunuyla bir istihbarat devletine dönüşmesinin önemi yoktur; nasılsa bu süreç Türkiye’yi adım adım bölecektir!

2) PKK ve MİT nesnel olarak Suriye’de aynı cephededir. MİT’in Suriye merkezli dış operasyon görevi, PKK’nin ayrılıkçı Rojava hamlesini ileride kuvvetlendirecektir!

AKP YENİDEN HİZADA

İşte Bender bin Sultan‘ın istifa ettirilmesi tam bu noktada önem kazanmaktadır. ABD’nin Suriye’ye yapacağı yeni saldırı hamlesinin merkezinde Riyad değil Ankara, Bender bin Sultan değil Hakan Fidan olacaktır.

Zira daha önce de önemle vurguladığımız gibi Suriye konusunda Washington ile Ankara arasında hedef farkı yoktur. Sadece Ankara, ABD’nin El Kaide’li Suriye planından PKK-PYD’li Suriye planına geçmekte zorlanmıştır.

Francis Ricciardone‘nin AKP Genel Merkezi’ni ziyaret edip uyuma işaret etmesi, ABD’nin üçüncü adamı olan Temsilciler Meclisi Başkanı John Boehner‘in Ankara ziyareti, ABD’nin Cemaat üzerinden yürüttüğü “AKP’yi hizaya sokma” operasyonunun başarılı olduğunu gösteriyor.

STRATEJİK ÜSTÜNLÜK DOĞU’DA

CIA, artık MİT ve PKK’yi Suriye’de birleştirmiştir ve özel operasyonlarla Suriye’ye yeniden yüklenecektir.

Ancak Bender bin Sultan‘ın yapamadığını Hakan Fidan da yapamayacaktır.

Zira inisiyatif Batı’da değil, bölgede ve Asya’dadır. Stratejik üstünlük Beşar Esad ve Vladimir Putin‘dedir; Barrack Obama ve Tayyip Erdoğan‘ın taktik hamleleri, sonucu değiştiremeyecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Nisan 2014

Yorum yapın

KAVİMLER KAPISI’NDAN ENERJİ KORİDORUNA

Tarihte kavimler kapısı olan coğrafyamız, bugün de enerji coğrafyalarının kesişim noktası, transit kapısı ve enerji koridorudur: Kuzeyde petrol ve doğal gaz zengini Rusya, güneyde petrol ve doğal gaz zengini Ortadoğu,  doğuda Hazar enerji havzası…

Kuşkusuz bu durum bir zenginliktir ama bu zenginlikten yararlanabilmemiz öncelikle ne kadar bağımsız olabildiğimize, sonra da çevremizde bir barış kuşağı olup olmadığına bağlıdır. Aksi takdirde emperyalist bir gücün sadece boru bekçisi olabiliriz!

IRAK’IN ÜRETİMİ 2,5 KAT ARTACAK

Türkiye açısından şartlar bu anlamda avantajlı değildir. Zira hem ABD’ye bağımlı bir rejim mevcuttur hem de etrafımız, dâhil ve hatta sebebi olduğumuz, sorunlarla doludur.

Oysa önüne havuç olarak Kerkük petrolleri ve “Kürtlerle birlikte büyüme” projeleri konulan Türkiye’nin, bunu reddedip bölge merkezli dış politikayla coğrafyasının bu avantajını ülke ve bölge yararına kullanması mümkündür.

Çünkü etrafımızda şu projeler vardır:

A) Irak günlük 3,5 milyon varillik petrol üretimini 8 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Güneydeki petrolünün tamamını Körfez üzerinden ihraç eden Irak’ın bu hatta kapasitesi artık dolmuştur ve Bağdat’ın gündeminde iki yeni hat vardır:

1) Ürdün üzerinden Akabe limanı.

2) Irak’ın da petrolünü sevkedebileceği, Batı’nın Suriye saldırısı nedeniyle askıda kalan İran-Irak-Suriye hattı.

GÜNEY-KUZEY HATTI İLE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ

Ve bir de Irak’ın güneyini kuzeyine bağlayan, oradan da Türkiye’ye ulaştırılan hat var…

Böyle bir hat enerji çevrelerinde konuşulmaya başladı. Hatta geçen hafta 13. Türkiye Uluslararası Petrol ve Gaz Konferansı’na katılan Irak Petrol Bakanı Abdülkerim Luaybi bu hedefin işaretlerini verdi.

Ancak bunun gerçekleşmesi Türkiye’nin önüne konulan Kerkük petrolü ve “Kürtlerle büyüme” havucunu reddetmesine, Bağdat’a rağmen Erbil’le anlaşmalar yapmaktan vazgeçmesine bağlıdır.

Irak’ın toprak bütünlüğünü pekiştirecek bu proje, Türkiye’nin siyasal birliğinin de bir teminatı olacaktır. Ankara’nın toplam kazancı, Kuzey Irak petrollerinden elde edebileceği kazançtan misliyle fazla olacaktır.

NABUCCO YOK VERİMLİ KOMŞULUK VAR

Ankara “Ukrayna karıştı, AB’ye enerji taşımakta avantajlı hale geldik” kolaycılığından kaçınmalı ve toplamı dikkate almalıdır. Çünkü toplamda daha şu projeler vardır:

B) Rusya’nın da katkısıyla tehditleri savuşturan ve Batı’yla masaya oturan, izolasyonu kıran ve yavaş yavaş ambargoları kaldırtan bir İran, Türkiye için büyük avantajdır.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani‘nin gelecek ay ülkemize yapacağı “ticaret hacmini 30 milyar dolara” çıkarma perspektifli ziyaret iyi değerlendirilmelidir.

C) İsrail-Güney Kıbrıs ortaklığıyla bulunan doğal gaz, Tel Aviv’in de saptadığı gibi en az maliyetle ancak Türkiye üzerinden taşınabilir.

ABD’den bağımsız davranabilecek bir Ankara bu gerçeği birincisi Türkiye’nin, ikincisi KKTC’nin ve üçüncüsü İran’ın, dolayısıyla bölge barışının yararına değerlendirebilir.

Türkiye’nin bu projeye ABD üzerinden evet demesi ise üç avantajı da dezavantaja çevirecek, ülkemizi yeniden “boru bekçisi” konumuna itecektir.

D) Batı’nın Nabucco projesinin çökmesi, içinde Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın olduğu tüm projeleri güçlendirdi, hacmini büyüttü, çapını genişletti.

MİLLİ BİR HÜKÜMET YAKICI İHTİYAÇ

Peki Erdoğan hükümetinin yönettiği bir Türkiye, ABD’ye rağmen bu avantajları kullanabilir mi?

Zira bu avantajların kullanılabilmesi Ankara’nın Rusya ve İran’la yakınlaşmasına ve  Suriye ile Irak düşmanlığından vazgeçmesine bağlıdır.

Erdoğan için bu mümkün mü?

Yoksa Türkiye bu tarihi şartları Erdoğan’dan kurtularak mı kazanca dönüştürecek?

Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Nisan 2014

Yorum yapın

KARADENİZ’DE ABD RUSYA SAVAŞI

Montrö en çok Türkiye’nin Montrö’südür ve bu anlaşmaya herkesin uyması en çok Ankara’nın işine gelir. Ancak bir süredir Rusya ısrarla Türkiye’den Montrö’ye uymasını istiyor.

Acaba Ankara Montö’ye uymuyor mu? Ya da AKP Hükümeti “büyük müttefiki” ABD için anlaşmayı esnetiyor mu? ABD savaş gemileri için 21 gün kuralını görmezlikten mi geliyor?

Hatta daha somut şöyle de sorabiliriz: Acaba 2008′deki Gürcistan savaşı sırasında Türk Deniz Kuvvetleri’yle birlikte Karadeniz’i ABD’ye karşı kararlılıkla savunan Moskova, esas olarak Deniz Kuvvetlerini hedef alan Balyoz tertipleri sonrasında Ankara’da müttefik bulmakta zorlanıyor mu?

ANKARA: MONTRÖ’YE UYUYORUZ

Sorulara tam yanıt vermese de, Ankara’dan şu açıklamanın yapılması önemli:

Dışişleri Bakanlığı, 12 Nisan’da yaptığı açıklamayla, Montrö Sözleşmesi’nin 78 yıldır olduğu gibi titizlikle uygulanmaya devam edildiğini belirterek, Rusya’nın bu konuyu ısrarla gündemde tutmasını yadırgadığını kaydetti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Aleksandır Lukaşeviç,  Türkiye’nin bu açıklamasını tatmin edici bulduklarını bildirdi.

Peki sorun çözüldü mü? Moskova’nın yoğunlaşan kontrol amaçlı Karadeniz uçuşları son bulacak mı? Türkiye’nin bu uçuşlar için kaldırdığı F-16′lara ihtiyaç kalmayacak mı?

Tüm bu soruların yanıtlarını ABD’nin yeni gözdesi Romanya Cumhurbaşkanı Trayan Basesku veriyor. Üstelik bu açıklama sorunun Moskova ile Ankara arasında değil, Moskova ile Washington arasında olduğunu da ortaya koyuyor.

ABD VE FRANSA GEMİLERİ KARADENİZ’DE

Romanya Cumhurbaşkanı Trayan Basesku, 14 Nisan’da Romanya’nın Konstantsa limanına giren ABD’nin USS Donald Cook isimli askeri gemisini ziyaret etti ve burada yaptığı konuşmada, Karadeniz’e yeni bir ABD savaş gemisinin daha geleceğini duyurdu!

Böylece Washington Karadeniz’e aynı anda iki gemi sokmuş olacak. Aegis balistik füze kalkanı ve Tomahawk tipi füzelere sahip olan USS Donald Cook isimli askeri gemi, 10 Nisan 2014 tarihinden beri Karadeniz’de bulunuyor. Amerikalı gemiyle beraber Karadeniz sularında Fransa’nın Dupuy de Lôme isimli istihbarat gemisi ve Alize kurtarma teknesi de yer alıyor. Fransa’nın Duplex isimli füze firkateyninin de bugünlerde Karadeniz’e girmesi bekleniyor.

Açık ki Karadeniz’de tam bir güç mücadelesi yaşanıyor. Rusya bu nedenle Montrö baskısı uyguluyor. Hatta Pentagon’dan yapılan şu açıklamaya bakılırsa baskının boyutu gün geçtikçe artıyor.

ABD GEMİSİNE 90 DAKİKA TACİZ

Pentagon sözcüsü Albay Steve Warren, 10 Nisan’dan bu yana Karadeniz’de olan USS Donald Cook isimli geminin üzerinde, silahsız olduğu düşünülen Rus Su-24 uçaklarının alçak uçuş yaptığını açıkladı.

Rusya’yı kınadıklarını belirten Warren şöyle devam etti: “Rusya’nın provokatif ve profesyonellikle bağdaşmayan davranışı, ulusal protokoller ve iki ülkenin orduları arasında geçmişte varılan anlaşmalara da aykırıdır.” Warren, Rus uçağının alçak uçuş yaptığı sırada Amerikan gemisinin uluslararası sularda olduğunu söyledi.

Basına yansıyan başka bilgilere göre Rusya’nın ABD savaş gemisine “tacizi” tam 90 dakika sürdü.

İKİ DENİZDE SAVAŞ

ABD ile Rusya arasındaki savaş güneyde Suriye ve kuzeyde Ukrayna’da sürmüyor sadece… Aslında daha çok Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de sürüyor.

Suriye ile Kıbrıs arasına gemiler sokan ve son olarak Çin’le birlikte Doğu Akdeniz’de tatbikat yapan Rusya güneyde ele geçirdiği bu inisiyatifi kuzeyde de sürdürmek istiyor. Rusya’nın Ankara üzerinden ABD’yi hedef alan Montrö baskısı işte bu nedenledir.

Türkiye ise ABD ile Rusya arasındaki Akdeniz ve Karadeniz savaşlarının tam ortasındadır ve çıkarlarının nerede olduğunu yeniden gözden geçirmelidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Nisan 2014

Yorum yapın

HERSH’İN HEDEFİ ANKARA DEĞİL WASHİNGTON

Seymour Hersh’in Suriye’deki kimyasal komployu aydınlatan makalesi Türkiye’de gündem olmaktan çıktı ama Batı basınında hâlâ tartışılıyor. Hatta bazı ünlü batılı gazeteciler o makaleye yeni olgularla katkılarda bulunuyorlar.

Örneğin İngiliz gazeteci Patrick Cockburn, Independent on Sunday gazetesinde yayımlanan makalesinde, ABD istihbarat teşkilatı CIA, İngiliz İstihbarat Teşkilatı MI6 ve Erdoğan hükümetinin bir plan üzerinde anlaştığını yazdı. Cockburn, planda Libya’da Kaddafi yönetimine ait silahların Türkiye’ye taşınması ve Türkiye toprakları üzerinden Suriye’deki ‘silahlı gruplara’ aktarılmasının öngörüldüğünü belirtti.

ABD’DEKİ YARILMA

Cockburn’un yazısı, Hersh’in makalesiyle gündeme gelen “Obama-Erdoğan anlaşmasını” hem teyit etmiş oluyor, hem de daha somut hale getiriyor!

Hersh ABD Senato İstihbarat Komisyonu raporunun açık olmayan gizli bir ekinde Obama ile Erdoğan arasında 2012 başlarında bir anlaşma yapıldığını, bu anlaşmanın Libya’dan Suriye’ye Türkiye üzerimden silah ve mühimmat akışını düzenleyen “gizli hat”la ilgili olduğunu belirtmişti.

Haliyle Hersh’in makalesinde daha çok “Suriye’deki kimyasal saldırının Esad tarafından değil, El Kaide örgütünün bir kolu olan Nusra cephesi tarafından yapıldığı, Nusra’nın da sarin gazını Erdoğan hükümetinin yardımıyla edindiği” bilgisi öne çıktı.

Ancak bize göre asıl önemli olan bilgi, ABD’deki yarılmayla ilgili olanıydı ve Türkiye’deki tartışmaları da esas bu bilgi aydınlatıyordu. Hersh, Suriye konusunda Pentagon’un bir tarafta, Dışişleri Bakanlığı ile CIA’nın diğer tarafta olduğunu belirtiyordu.

AK MEDYA’NIN PSİKOLOJİK SAVAŞI

Peki, bu saptama neden önemli?

Erdoğan medyası, nasıl ki yolsuzluk operasyonunu “dış mihrak” esaslı ele alarak etkisini zayıflattıysa, aynısını Hersh’in makalesi için de uyguladı: Yani Amerikalı-Yahudi Hersh, ABD’nin ve İsrail’in çıkarları gereği Türkiye’yi hedef alıyordu, Batı Türkiye’nin Suriye politikasına karşıydı! Tersinden yaklaşan liberal çevreler de “aslında ABD değil, Türkiye Suriye’ye saldırmak istiyor” diyerek yine gerçeği ıskalıyordu.

Oysa Hersh’in hedefi Ankara değil asıl Washington’du ve ABD’deki yarılmayla doğrudan ilgiliydi!

HERSH’İN HEDEFİNDE CIA VAR

Baştan belirtelim: Seymour Hersh ABD’de kimi çevreler tarafından “gizli komünist” sayılır, ABD’nin çıkarlarına düşmanlık yapan biri olarak anılır. Tamam, Hersh Yahudi’dir ama İsrail tarafından da sevilmez. Hatta İsrail’de Hersh, “anti-semitik” olmakla suçlanır!

Ancak Hersh, ABD devletinin yayılmacı politikalarına, ülke işgallerine hep karşıdır. 40 yıl önce Vietnam’da, 40 yıl sonra da Irak’ta ABD’yi zorda bırakan haberlere imza attı.

Hersh’ün Suriye’yle ilgili makalesi de aslında aynı perspektifin ürünüydü ve ABD’deki Suriye yarılmasından kaynaklandı. Açık ki, ABD’nin Suriye’de doğrudan savaşmasını istemeyen Pentagon, bu haberlerle Suriye’de savaş isteyen Dışişleri ve CIA’yı hedef aldı. Yoksa hedef direkt Erdoğan değildir! Erdoğan ABD’yle çalıştığı için ve CIA ile ABD Dışişleri Bakanlığı’nın planlarını uyguladığı için haberin konusudur.

EL KAİDE ERDOĞAN’IN DEĞİL CIA’NIN ARACI

Bu gerçeği saptamak önemlidir. Zira bu saptamayla, liberal çevrelerce yayılan “ABD El Kaide’ye karşı ama Erdoğan El Kaide’yle iş tutuyor; aralarındaki sorunun kaynağı bu” şeklindeki görüşleri de aydınlatmış oluruz.

El Kaide’yle iş tutan ABD’nin kendisidir ve Erdoğan hükümetinin bu örgütle ilişkisi, ABD’yle ilişkisinden kaynaklanmaktadır: El Kaide Suriye topraklarına CIA’nın planı gereği girdi. El Kaide’nin Konya ve Adana faaliyetleri CIA’nın bilgisi ve denetimi altında. Ve en önemlisi, El Kaide’nin sarin gazını Erdoğan hükümeti aracılığıyla edinmesi, CIA’nın onayı dahilindedir!

Neticede AKP hükümeti, ABD’nin Suriye’deki taşeronudur; bölgenin oyun kurucusu değil!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Nisan 2014

Yorum yapın

TÜRKİYE’Yİ KÜRTLERLE BÜYÜTMEK!

Oslo’da AKP’yle pazarlık yapan isimlerden PKK yöneticisi Zübeyr Aydar, Vatan’dan Hüseyin Yayman’a önemli açıklamalarda bulundu.

Aydar Hititlerden bu yana Anadolu’ya kim hâkim olduysa gözünü Suriye ve Irak’a diktiğini, Türkiye’nin de böyle yapması gerektiğini savunuyor!

Aydar bu teorik çerçeve içinde somut ne yapılması gerektiğini de açıklıyor: “Türkiye Suriye’de şimdiye kadar sürdürdüğü Kürtleri görmeme politikasından vazgeçmeli. Geçmişte Irak Kürtleriyle kırmızı çizgiler vardı. Şimdi onlar aşıldı. Bu Rojava için de geçerli olmalıdır. Kürtlerle barış Türkiye’yi büyütür, ufkunu açar. Kürt barışı, Türklerle Kürtlerin yeniden demokratik ittifakı bölgedeki sorunların çözümüne büyük katkı sağlar. Bu ittifak diplomatik, siyasi, idari, ekonomik olarak Türkiye’nin önünü açar.” (Vatan, 13 Nisan 2014)

SURİYE’YLE SAVAŞ HALİNDE OLMAK

İçinde “barış” geçen bu cümlelerin pratikte ancak “savaşla” gerçekleşebileceği ortada!

“Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” adı altında yapılmak istenen, nihayetinde Irak’ı ve Suriye’yi bölmektir ve bu savaş demektir, kan demektir; barış değil!

Erdoğan’ın 30 Mart akşamı balkondan “Suriye’yle savaş halindeyiz” diye ilanda bulunması aslında Aydar’ın işaret ettiği bu hedef nedeniyle gerçektir.

Zira hem Erdoğan hem de Aydar (PKK) “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” maskeli projenin alt aktörleridir ve biz konuyu en önce üst aktörlerden öğreniyoruz.

TÜRK-KÜRT KONFEDERASYONU

O üst aktörlerin başında da David Phillips geliyor.

Phillips ABD için 2007 ve 2009 tarihli iki adet Kürt Açılımı raporu hazırladı ve o tarihten bu yana alt aktörler bu raporlarda yazanların gereğini yapmaya çalışıyor.

O raporları geçmişte incelemiştik, Aydınlık’ın internet arşivinden bulabilirsiniz. Biz bugün Phillips’in Hürriyet’ten Tolga Tanış’la yaptığı “çözüm süreci” röportajında ilan ettiği “hedefi” anımsatmakla yetineceğiz.

Phillips, bir yıl önce lafı hiç dolandırmadan AKP-PKK “çözüm sürecinin” sonucunu ilan etmişti: Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak! (Hürriyet, 11 Mayıs 2013)

Peki, bu konfederasyon nasıl yol alacak?

EKONOMİK ALAN İNŞASI

Phillips ve benzeri ABD’li Açılım uzmanlarının raporlarına dayanarak analizler yapan isimlerden David Gardner, “Türkosfer” diye bir kavram üretmişti.

Gardner’in “Türkosfer” dediği, “Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye arasında ekonomi, enerji zenginlik ve etki alanı kurulmasıydı” ve bu pratikte bize göre “Kürdosfer” demekti!

Türkiye, Irak ve Suriye’nin Kürt bölgelerini ortak bir alana dönüştürme fikri 2003’te ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson tarafından ortaya atılmıştı. Pearson Irak’a saldırının asıl hedefini şu somutlukta açıklıyordu: “Türkiye’nin güneydoğusu ile Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölge olmalıdır.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak’ın “Diyarbakır petrollerinden pay istiyoruz” şeklindeki açıklaması, işte bu tablo içinde anlamlıdır!

BÖLGEYLE BİRLİKTE BÜYÜMEK

Yani başta “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” olmak üzere “Kerkük petrolü” kartı, “Kuzey Irak petrollerinin Bağdat’a rağmen Türkiye üzerinden batıya pazarlanması” gibi rüşvetlerin tümü, gerçekte ABD’nin Büyük Kürdistan planı içindir.

Ve “Türkiye’yi Kürtlerle Büyütmek” demek, pratikte önce Irak’ı ve Suriye’yi bölmek ama sonra kurulan Türk-Kürt Konfederasyonu’nun da parçalanıp geride Küçük Türkiye’nin kalması demektir.

Bölgede büyümek, bölgeyle birlikte büyümekten geçer. Türkler ve Kürtlerin Arap ve Persleri hedef alarak büyümeye soyunması hem gerçekçi değildir hem de bir tek ABD’ye yarar.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Nisan 2014

Yorum yapın

DÖRT TURUNCU KADIN SAVAŞÇI

ABD bir turuncu darbeyle Ukrayna’yı AB’ye dâhil etmek ve Rusya’nın etki alanını daraltmak istedi. Böylece Suriye masasında da avantaj sağlayabilecekti. Ancak Rusya’nın yanıtı beklenmedik ölçüde sert oldu. Moskova önce Kosova kartını, ardından da bugünlerde olduğu gibi Doğu Ukrayna kartını devreye soktu.

Yani Rusya, ABD’nin bir turuncu darbeyle ele geçirmek istediği Ukrayna’yı parça parça Batı’nın elinden koparmaya başladı.

Bu ABD’nin aslında Ukrayna’da ikinci yenilgisiydi. Bush döneminde Sorosçu turuncu darbeler Türkiye’de, Gürcistan’da, Kırgızistan’da ve Ukrayna’da yapıldı ve başarılı oldu. Azerbaycan’da ise başaramadılar. Sonra Türkiye hariç hepsi teker teker yenilgiye uğradı ve Amerikancı iktidarlar düştü.

ABD şimdi ikinci kez Ukrayna’da şansını deniyor. Bu kez Ukrayna Operasyonu’nu ABD’nin dört turuncu kadın savaşçısı yönetiyor. Gelin bugün Ukrayna üzerinden bir turuncu darbe incelemesi yapalım:

SUSAN RİCE

ABD’nin Ukrayna operasyonun başında Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice var. Rice, ABD’nin BM Daimi Temsilcisi iken adı Dışişleri Bakanlığı için geçiyordu. Ancak 11 Eylül 2012’deki Bingazi saldırısı sonrası yaptığı “planlı saldırı yok, kendiliğinden gelişen eylem var” açıklaması nedeniyle Cumhuriyetçi Parti’nin hedefi oldu.

Rice bu durum nedeniyle onayı tehlikeye girince Obama’dan kendisini Dışişleri Bakanlığı’na aday göstermemesini istedi.  Obama, Rice’ın isteğini kabul etti. Rice ise twitter mesajında şöyle diyordu: “Beni tanıyanlar savaşçı olduğumu bilirler ancak ülkem için doğru olan pahasına değil.”

Ancak Obama Rice’la çalışmak istiyordu ve onu Tom Donilon’un yerine 2013 Temmuz’unda Ulusal Güvenlik Danışmanı yaptı.

SAMANTHA POWER

Ukrayna operasyonunda Susan Rice’ın hemen altında çalışan isim ise onun yerine ABD’nin BM Daimi Temsilcisi olan Samantha Power’dır.

Senato’nun onayıyla ABD Başkanı Joe Biden’ın önünde yemin ederek Ağustos 2013’te göreve başlayan Power, Pulitzer ödüllü eski bir gazeteci ve Ulusal Güvenlik Konseyi Uzmanı’dır.

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Robert Menendez, Power’ı “insan hakları savunucusu” diye niteler. Zaten ABD’nin tüm turuncu darbe operasyonlarında “insan hakları” konusu en üstteki başlıktır.

Nitekim Power’ın BM’deki mesaisinin neredeyse tamamı da, BM üyelerini Suriye’de insan hakları ihlaline ses çıkarmamakla suçlamakla geçer. Hatta Power, BM’nin harekete geçmemesini “tarihin şiddetle yargılayacağı bir utanç örneği” olarak niteledi.

İrlanda doğumlu Power, Yale Üniversitesi’ni bitirdikten sonra ilk gazetecilik deneyimini Bosna’da yaşadı ve ardından dönüp Harward’da okudu. Power, Obama’nın başkan adaylığı sırasında da ona dış politika danışmanlığı yapıyordu.

KAREN DONFRİED

Rice ve Power, sadece Ukrayna’daki turuncu darbeyi değil, Suriye ve Venezuela operasyonlarının da dâhil olduğu tüm faaliyetleri yönetiyor.

İkiliye bağlı olarak Ukrayna operasyonunu doğrudan yöneten kişi ise bir diğer turuncu kadın savaşçı olan Karen Donfried’dir.

Karen Donfried, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya sorumlusudur. Bu kariyerinden önce Berlin’de Alman Marshall Fonu’nu yöneten Karen Donfried, aslında eski bir istihbarat subayıdır.

Donfried’ın başında olduğu alt ekip, AB yetkililerinin Ukrayna operasyonuna ikna edilmesinden tutun, Kiev’de eylemlerin yapıldığı Maidan Meydanı’na Stephan Bandera portreleri taşıyan Nazi Partisi üyelerini doldurmaya kadar hemen olayın sorumlusudur.

BARBARA HAİG

Turuncu bir muhalefet yaratmak ise, Reagan zamanında kurulan Ulusal Demokrasi Vakfı NED’in görevidir.

NED aslında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın operasyonel gücüdür. Eski NATO Başkomutanı ve ABD Dışişleri Bakanı olan Alexander Haig’in kızı Barbara Haig NED’in başkan yardımcısıdır ve Ukrayna operasyonunun kilit isimlerinden biridir.

Haig, NED’in program direktörlüğünü yaptığı yıllarda, “Çeçenya İçin Barış Amerikan Komitesi”de yer almıştı. Haig o yıllarda aynı zamanda ABD Başkanı Bush’un sivil toplum kuruluşları konusundaki danışmanları arasında yer alıyordu.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Nisan 2014

Yorum yapın

AKP, PKK’Yİ AÇILIM’LA BÜYÜTTÜ

PKK’nin ABD’yle büyüdüğü, birinci yasaydı. Artık raporlarla da saptandı ki, PKK Açılım’la da büyüyor; bu da ikinci yasadır.

Ve bu iki yasanın aynı sonuçta birleşmesi, “Kürt Açılımı, AKP’nin değil ABD’nin Açılımı’dır” tezini de en somut şekilde kanıtladı.

1. YASA: ABD, PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR

ABD’nin Ortadoğu’ya gelmesi ve Irak’ı işgal etmesi, en çok PKK’ye yaradı.

1. Körfez Savaşı’yla;

a) ABD, PKK’ye Irak’ın kuzeyinde daha geniş alanda üslenme olanağı yarattı.

b) ABD 36. paraleli çekerek hem Kürdistan’ın inşasına başladı hem de Bağdat ve Ankara’ya karşı PKK’ye kalkan oldu.

c) ABD, PKK’ye Batı’da “yasallık” kazandırdı; siyasi ve hukuki statü sağladı.

d) ABD, Çekiç Güç üzerinden PKK’ye silah sağladı, istihbarat verdi.

ABD’nin 2003 Irak işgaliyle;

a) Ankara 1999-2004 sürecinde TSK üzerinden Öcalan’ı denetiminde tutarak neredeyse terörü sıfırladı. Ancak ABD’nin Irak’ı işgali, Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine Eş Başkan olması ve Washington’un PKK’ye duyduğu ihtiyaç örgütü hızla büyüttü ve TC hükümetiyle müzakere eder konuma getirdi.

b) ABD, AKP hükümeti üzerinden TSK’ye “Kuzey Irak’ta bağımsız operasyon yapmayı” yasaklayarak, PKK’ye büyüme ve harekât alanını genişletme olanağı sağladı.

c) ABD, Irak Ordusu’ndan elde ettiği gelişmiş silahları PKK’ye verdi.

d) ABD PKK’yi terör örgütü listelerinden çıkararak Batı’da rahatça faaliyet yapabilmesini sağladı, finans sağlayabilmesini kolaylaştırdı.

e) ABD, Delta Force ve Blackwater aracılığıyla PKK birliklerine “özel savaş” eğitimi verdi.

f) ABD, milli kuvvetlere Ergenekon operasyonu yaparak, AKP ve PKK’ye masaya oturabilme olanağı yarattı.

2. YASA: AÇILIM PKK’Yİ BÜYÜTÜYOR

ABD’nin AKP üzerinden uyguladığı 2005 tarihli Diyarbakır Açılımı, 2009 tarihli Kürt Açılımı ve 2013 tarihli Öcalan Açılımı, PKK’yi hem büyüttü hem de TC hükümetinin önüne resmi muhatap olarak oturttu!

Emniyet ve Jandarma istihbarat birimlerinin hazırladığı “Çözüm Süreci – PKK Raporu” bu gerçeği somut ve rakamlarla ortaya koydu:

Rapora göre;

a) 2013 Eylül’ünden başlayarak üç ay boyunca ortalama 15 kişiden oluşan 65 grup sınır dışına çekildi. (Yaklaşık bin kişiyi bulan bu gruplar, aslında emekliye ayrılacak ekiplerdi. Y.N)

b) Bu süreçte örgüte 2 bin yeni katılım oldu.

c) Örgüte katılanlar Kuzey Irak’taki PKK kamplarında eğitimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndüler.

d) PKK kış üslenmesi için sınırın sıfır noktalarındaki sığınakları aktif hale getirmişti; gıda, ilaç ve yaşamsal malzemeler depolamıştı. Bu sığınakta kış boyunca rahatsız edilmeden konuşlanan PKK, havaların ısınmaya başlayınca, iç bölgelere doğru hareketlenmeye başladı. (hurriyet.com.tr, 11 Nisan 2014)

Küçük bir özeti basına yansıyan bu rapora göre AKP’nin kamuoyunu ikna edebilmek için savunduğu “PKK sınır dışına çıkacak” ve “PKK silah bırakacak” lafları büyük yalandı!

AÇILIM, BÖLÜNME SÜRECİDİR

Bir de rapora yansımayanlar var elbette. Onları da biz özetleyelim:

a) ABD’nin Kürt Açılımı’yla Türk ve Kürt ayrışmaya başladı. Bu ayrışma terörün en yoğun olduğu ve şehit cenazelerinin her gün geldiği süreçte bile yaşanmamıştı. Millet, birlikte yaşama, ortak kültür gibi değerler önemli oranda aşındı.

b) AKP, PKK ile masaya oturarak ona yasal statü kazandırdı ve önemli mevziler hediye etti. PKK adım adım Türkiye’nin güneydoğusunda otorite oldu.

c) AKP, Öcalan’a örgütünü cezaevinden rahatça yönetme olanağı verdi.

d) AKP, PKK’ye “özerklik” için yasal olanaklar sağladı; BM İkiz Sözleşmesi, Kalkınma Ajansları, Büyükşehir Yasası vs.

ABD’nin ve AKP’nin PKK’ye kazandırdıklarının özeti bile bu köşeye sığmaz. Konuyla ilgilenen okurlarımıza, Kaynak Yayınları’ndan çıkan Büyük Kürdistan ve Hükümet-PKK Görüşmeleri kitaplarımı okumalarını öneriyorum.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Nisan 2014

Yorum yapın

ABD’YLE ANLAŞMA, ABD’DE AYRIŞMA

Seymour Hersh’in Suriye’deki kimyasal komployla ilgili yazdığı makalenin ve sonrasında açıkladığı ABD Senato İstihbarat Komisyonu raporunun ayrıntıları süreci anlamamız bakımından oldukça yararlı oldu.

O makale ve raporda Aydnlık’ın dün belirttiği gibi hem “Suriye’de Obama-Erdoğan anlaşması” vardı, hem de Amerikan devlet aygıtındaki Suriye ayrışması…

ANLAŞMA 2012 BAŞINDA

Seymour Hersh’in Erdoğan ile Obama arasında yapılan gizli anlaşmayı tüm çıplaklığıyla sergileyen şu sözlerini yeniden anımsayalım: “Raporun halka açık olmayan gizli bir ekinde, Erdoğan ve Obama arasında 2012 yılı başlarında imzalanan gizli bir anlaşmadan bahsediliyordu. Bu anlaşma ‘gizli hat’a dâhildi. Anlaşmaya göre, parasal kaynak Türkiye’den, Suudi Arabistan ve Katar’dan geliyordu. CIA ise MI6 desteği ile Kaddafi’nin Libya’daki cephaneliklerinden ele geçirdiği silahlardan sorumlu idi. (…) 2012’de oluşturulan ‘gizli hat’ Libya, Türkiye’nin güneyi ve Suriye üzerinden muhaliflere silah ve mühimmat akışında kullanılmıştı.”

Hersh’in ABD istihbarat raporundan aktardığı bu bilgiler kuşkusuz bizi şaşırtmadı. Zira dikkatli okurlarımızın da dün belirttiği gibi Ufuk Ötesi’nde “gizli hat”tın nasıl çalıştığını en somut şekliyle ortaya koymuştuk: Libya’dan İskenderun’a gelen Al Antisar gemisi dersek, eminim sizler de anımsayacaksınız…

ANLAŞMA AL ANTİSAR’LA UYGULANDI

Al Antisar’ı ilk defa 21 Ağustos 2012’de Aydınlık’ın sürmanşetinde “İnsani yardım gemisiyle Libya’dan 24 militan getirdiler” başlığı ile duyurmuştuk.

19 Kasım 2012 tarihli Ufuk Ötesi’nde ise Al Antisar’ın sadece militanları değil, Suriye’ye sevk edilecek uçaksavar, RPG ve MANAD tipi füzeleri de getirdiğini yazmıştık. Ancak İskenderun açıklarında demirleyen Al Antisar’ın İHH alıcılı “tıbbi malzeme” görüntülü 400 tonluk yükü, bazı yetkililerin çıkardığı “yasal izin” problemi nedeniyle bir türlü boşaltılamamıştı.

Devreye, daha sonra üç diplomatla birlikte öldürülecek olan, yükün sahibi ABD’nin Bingazi Büyükelçisi Chris Stevens girmişti. Sonra 2 Eylül’de CIA Başkanı David Petraeus Türkiye’ye gelmiş ve Al Antisar’daki yük 6 Eylül’de “yasallık” kazanmıştı.

Konu, Chris Stevens’ın ölümü nedeniyle önce ABD Kongresi’ne geldi, ardından da TBMM’de soru önergesi oldu. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in verdiği bilgilere göre, Libya bandıralı gemi, 14 Ağustos’ta İskenderun Limanı demir sahasına demirlemiş, 29 Ağustos günü İskenderun Limanı’na yanaşıp Bingazi’den getirdiği 353 ton yükü, İHH Vakfı için boşaltmıştı. Geminin boş ve yolcusuz olarak 3 Eylül günü Türkiye’den ayrıldığını söyleyen Şahin, 24 Libyalının izni konusunda da topu Dışişleri Bakanlığı’na atmıştı.

Yani Al Antisar, Erdoğan ile Obama arasında 2012 yılı başında yapılan Suriye anlaşması nedeniyle İskenderun’a gelmişti.

PENTAGON İLE DIŞİŞLERİ-CIA KARŞI KARŞIYA

Gelelim Amerikan devletindeki Suriye ayrışmasına…

Seymour HershKırmızı çizgi ve gizli hat” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “Libya’ya alelacele dalmakta hiç tereddüt etmediği halde, Obama, niçin Suriye saldırısını önce erteledi, sonra geri bastı? Bunun cevabı, yönetimde kırmızı çizgiyi yürürlüğe koymaya kararlı olanlar ile savaşa girmenin hem meşru olmadığını ve hem de potansiyel olarak feci olacağını düşünen askeri liderler arasındaki ayrılıkta mevcut.

Yani Hersh açıkça Pentagon’un Dışişleri ve CIA’yla Suriye’ye saldırıda ayrıştığını, Beyaz Saray’ın da en sonunda Pentagon’u desteklediğini ortaya koymuş oluyor. Bu bizim o dönemde yaptığımız analizlerle de örtüşüyor.

Dahası yeniden “ABD’yle anlaşma” bölümüne döner ve hem ABD Kongresi’nin kuşkulu bulduğu Chris Stevens’ın öldüğü Bingazi saldırısını hem de David Petraeus’un “gönül ilişkisi” nedeniyle CIA Başkanlığı’nı bırakmak zorunda kalmasını dikkate alırsak, ayrışmanın ne kadar sertçe yaşandığını da anlarız.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Nisan 2014

Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 200 takipçiye katılın