Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

DEVRİMLERDE ORDUNUN ROLÜ

Mısır devrimine bizzat katılmış bir devrimciyi, Mısır Sosyalist Partisi Genel Serreter Yardımcısı Muhammed Hesham‘ı tanıma ve ondan öğrenme şansı buldum hafta içinde…

İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Yunus Soner‘in davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Hesham, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘i ziyaretinin ardından, ayrıntılarını dün Aydınlık’ta okuduğunuz gibi “Tahrir ve Devrim” başlıklı bir konferans verdi.

Kendisiyle konferans sonrasında da sohbet etme fırsatı buldum ve çok şey öğrendim…

MISIR’DA DÜĞMEYE ABD Mİ BASTI?

Muhammed Hesham‘a öncelikle şunu sordum: “Mısır’da Ocak 2011’de halk birden bire ayaklandı mı, yoksa öncesinde halk harketleri var mıydı?”

Bu sorunun yanıtını aslında kısmen daha önce öğrenmiştim. Mısır Halk Hareketi’ne karşı olan kesimler şu tezi ileri sürüyorlardı: ABD düğmeye basmıştı, halk birden bire ayaklanmıştı!

Bilime aykırı bu tezi çürütmek için Mısır basınını taramış ve “Soros, CFR ve Arap Ayaklanması” isimli derleme kitap için yazdığım “Büyük Ortadoğu’da Halk Hareketleri” başlıklı geniş dosyaya şu saptamayı yazmıştım:

“Mısır halkı ilk kez sokağa çıkmıyor! Mısır halkı 2004 yılında beri ayaktadır. Örneğin sadece 2006 yılı boyunca, on binlerce işçinin dahil olduğu Mısır’daki en büyük grev dalgasında, çok önemli 220 adet grev gerçekleşti.”

İşte şimdi bu saptamadan çok daha fazlasını Muhammed Hesham‘dan öğrenebilirdim.

İKİ GÜNE BİR EYLEM!

Hesham, 2011 devriminin çok önce başladığını, atılan sloganlara bakılırsa bırakın yakın tarihi, devrimde 70’lerin ve 80’lerin mücadelesinin izlerinin bile görüleceğini belirtti.

Hesham, 2004’te büyük bir dalga olan “yeter” hareketinin, 2005’te Yargı’nın sokaklara çıkmasının, 2006’da yapılan büyük grevlerin, işçilerin sanayi kentini bir süre işgal etmesinin ve sonrasında inişli çıkışlı yükselen halk hareketlerinin, 2011 devriminin altyapısını oluştuduğunu anlattı uzun uzun…

Hesham‘ın verdiği bir bilgiye göre Mısır’ın bu devrimci döneminde, iki güne bir eylem düşmüştü!

Bu sadece devrime “ABD düğmesi” diye bakanların tezini çürütmek için değil, kendi halk hareketimizi anlamak için de önemliydi.

Gezi bir ağaç eylemi değildi! Tamam öyle başlamıştı ama onu bir çevre eyleminden Haziran Halk Hareketi’ne yükselten, tıpkı Mısır’daki gibi öncesinde biriktirilenlerdi: TGB’nin 19 Mayıs 2012’de Taksim’de 240 bin genci ayağa kaldırması, Silivri duvarlarını kuşatan eylemler, Ulus ve Tandoğan meydanlarını dolduran milyonlar, işçi eylemleri….

Hatta daha öncesi de vardı: 2007 Cumhuriyet mitinglerinin izleri de Haziran Halk Hareketi’nin içindeydi…

DEVRİM NEDEN İHVAN’A KAPTIRILDI?

Muhammed Hessam, Mübarek‘i yıkan 2011 Ocak-Şubat devrimini 1. dalga, Mursi‘yi yıkan 2013 Haziran-Temmuz devrimini de 2. dalga olarak niteliyor.

Peki Mısır halkı, 1. dalgayı nasıl olmuştu da Müslüman Kardeşler’e (İhvan) ve Mursi‘ye kaptırmıştı?

İşte bizim de dersler çıkarmamız gereken yanıt: “Müslüman Kardeşler birincisi daha organizeydi, ikincisi ABD destekliydi ve üçüncüsü dini kullanıyordu.”

Cumhuriyet mitinglerinin ve Haziran Halk Hareketi’nin devrimci milli bir iktidarla sonuçlanamaması da, son tahlilde bir örgütlenme sorunuydu!

Bundan sonraki devrimci dalgayı kucaklayabilecek şekilde devrimci örgütümüzü büyütmek, Türkiye’nin yakıcı ihtiyacıdır!

DEVRİM Mİ, DARBE Mİ?

Peki Ordu’nun devrimdeki rolü neydi? İşte burası çok önemli!

Öncelikle 2011’e devrim fakat 2013’e darbe diyenler için belirtelim: Tahrir’de bizzat örgütlü olarak bulunmuş Mısır Sosyalist Partisi’ne göre her iki devrimde de Ordu rol almıştı!

Mübarek’in yıkılması sırasında halkla karşı karşıya gelmeyerek, Mursi’nin yıkılması sırasında da halkla birleşerek…

Muhammed Hesham‘a göre Ordu her iki devrimde de şu ikilemle karşı karşıyaydı: Ya Mübarek ve Mursi’nin emrini dinleyip halka kurşun sıkacaktı, ya da halkla birleşip onların iktidarını yıkacaktı!

Mısır Ordusu doğrusunu yapmış, halkla birleşmişti ve halkla birleşerek devrim yapmıştı. Halkla birleşmeyip Mübarek ve Mursi’den yana tavır alsaydı, asıl o zaman darbe yapmış olacaktı!

Ordu’nun halkla birleşmesinde etkili olan nedenlerin başında da, halkın Mısır bayrağı altında birleşmesi ve ulusal çıkarı esas alıyor olması gelmişti!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Eylül 2014

Yorum yap

AKP, ABD’NİN IŞİD PLANINA KARŞI MI?

Önce şu saptamayı yapalım: Nedeni ne olursa olsun, AKP Hükümeti’nin Cidde bildirisini imzalamaması, nesnel olarak Türkiye’nin ve dolayıysla bölgenin yararınadır.

Hep söylüyoruz: IŞİD’e karşı ABD’yi desteklemek aldatmacadır zira problemin kaynağı çözüm olamaz!

Gelelim Türkiye’nin itirazlarını incelemeye ve tartışmaya…

ANKARA’NIN 3 İTİRAZI

Türkiye’nin üç temel itirazı var:

1) Ankara, ABD’nin IŞİD planına askeri katkı vermeye ve üslerini askeri amaçla ABD’ye kullandırtmaya itiraz ediyor.

2) Ankara, sınırlarına yığılma endişesiyle, Suriye içinde bir tampon kurulmasını istiyor.

3) Ankara, Batı’nın IŞİD’e karşı kullanılsın diye yerel kuvvetlere dağıttığı silahların PKK’nin eline geçmesinden endişe ediyor.

Peki bu itirazlar ne anlama geliyor, tartışalım:

HAVA SALDIRISI YETMEZSE, ASKERİ DESTEK ŞART!

1) Türkiye’nin ABD’nin IŞİD planına askeri katkı vermek istememesinin temel gerekçesi olarak, IŞİD’in elinde rehin bulunan 49 yurttaşımız gösteriliyor.

Kuşkusuz anlaşılabilir bir nedendir. Ancak hem AKP’nin IŞİD’e Suriye’de Esad‘ı devirsin diye verdiği destek hem de Musul Konsolosluğumuzun neden boşaltılmadığıyla ilgili sorulara ikna edici bir yanıt verilememiş olması, hükümetin bu gerekçesini bir parça sorunlu hale getiriyor.

Fakat Ankara kulislerine yansıyan bilgilere göre, son tahlilde hükümet İncirlik Üssü’nün kullanımına zaten “evet” diyecek. Üssün kullanımının “insani amaçla” sınırlandırılmasının pratikte bir anlam ifade etmediği de, nasılsa geçmiş uygulamalardan biliniyor!

Üstelik AKP Hükümeti, kendi elini zora sokan kötü manevralar yapmaktadır: Ankara hem ABD’nin IŞİD planına “hava saldırısı yetmez” diyerek itiraz etmekte ama hem de “askeri destek vermem” demektedir. Bu çelişki pazarlık sürecinde Ankara’nın elini zayıflatcaktır.

SURİYE’DE TAMPON, KÜRT KORİDORU DEMEKTİR

2) Ankara’nın Suriye içinde tampon bölgesi istemesini de pratikte ABD’nin IŞİD planıyla doğrudan örtüşen bir “itiraz” olarak değerlendirmek durumundayız.

Zira Suriye’de tampon, pratikte Kürt Koridoru demektir. ABD’nin IŞİD bahaneli bögle müdahalesinin nihai hedefi de zaten Kürt Koridoru’dur.

3) Ankara’nın PKK’nin eline geçebilecek silahlardan endişe duyması da daha çok Açılım’da inisiyatifi elinde tutabilme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

Aynı gerekçeyle PKK de Türkiye’nin ABD’nin IŞİD planlamasına dahil olmasını istememektedir. Aynı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi…

Orada da ABD’nin tezkeresi, son tahlilde “Büyük Kürdistan” hedefli projenin gerçekleşmesi içindi ama Kürt örgütleri Türkiye’nin o tezkereyle bölgeye girmesine itiraz ediyordu.

O gün de bugün de itiraz etmeleri, süreçten en kârlı çıkacaklarını bildiklerindendir!

AKP NEDEN İTİRAZ EDİYOR?

AKP Hükümeti’nin eli zayıftır. Eski ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone‘nin dün servis edilen “Türkiye’nin Ahrar-ı Şam ve En Nusra’ya yardım etmemesini istedik ama…” açıklaması da, aslında Ankara’ya “Suriye’de suça bulaştınız, plana dahil olmaya mecbursunuz” mesajıdır.

Ankara’nın plana dahil edilmesi ABD için kritik öenmdedir: Çünkü Türkiye hem NATO’nun çekirdek koalisyonunda, hem de Arap koalisyonunda olan tek ülkedir ve Washington’un koordinatör ülkeye ihtiyacı vardır.

Peki AKP Hükümeti neden ayak sürümektedir? Anlayabildiğimiz kadarıyla:

1) İnisiyasitfin kendisinde olduğu Kürt meselesinin elinden çıkmasını istememektedir.

2) Sürecin sonunda en kârlı çıkacak ülkenin İran olmasından endişe etmektedir.

3) Üç yıldır Suriye’de girdiği ilişkilerin, “terörle mücadele” süresinde kendisine bumerang etkisi yapacağından endişe etmektedir.

4) Kırılgan yapıdaki ekonominin sürecin dalgalanmalarından olumsuz etkileneceğini ve bunun da 2015 seçim sürecine olumsuz yansıyacağını hesap etmektedir.

5) Bu kadar kötü bir tabloya da “karşılığını almadan” evet demek istememektedir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Eylül 2014

Yorum yap

TERÖRE KARŞI TERÖR

ABD Başkanı Barack Obama‘nın IŞİD’e karşı açıkladığı strateji, önceki gün yazdığımız “ABD’nin Yeni Ortadoğu Planı”nı büyük ölçüde doğruladı.

Planı, hem başta Obama olmak üzere ABD’li yetkililerin açıklamalarından, hem de ABD basınında çıkan haberlerden hareketle sistemleştirmiştik. Kısacası açık kaynaklardı…

Bunu, olan bitenin gayet açık ilerlediğini, ortada gizli kapaklı işler dönmediğini söylemek için özellikle belirtiyoruz.

Zaten Obama da 15 dakikalık konuşmasında açık açık, ABD’nin üç yıl boyunca Ortadoğu’da neler yapacağını söyledi; tabi becerebilirse…

Dolayısyla artık mesele ABD’nin ne yapacağını anlamak değil, nasıl bir önlem alınacağıdır!

OBAMA’NIN STRATEJİSİNİN ÖZELLİKLERİ

Obama‘nın açıkladığı stratejinin ruhunu yansıtan üç önemli vurgu var:

1) ABD, IŞİD nerede ise orayı vuracak yani önce Irak’ı sonra da Suriye’yi vuracak! IŞİD Lübnan’a ya da başka bir ülkeye yönelirse, orayı da vuracak!

2) ABD, IŞİD’i havadan vuracak, karadan taşeronlarına vurduracak!

3) ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelesi uzun soluklu olacak, 3 yıl ya da gerekirse daha da uzun sürecek!

Bu üç maddeden anlamamız gereken şudur: Obama, “teröre karşı terör” konseptine yönelmiştir!

2,5 savaş konseptini zorunlu olarak iptal eden ve son güvenlik doktriniyle 1,5 savaş konseptine geçen ABD, Suriye ve Ukrayna zorluklarından sonra “teröre karşı terör” konseptine geçmiş oldu!

Bu konseptin üç önemli özelliği vardır:

1) ABD, hedef ülkede terör örgütü ya da örgütlerini destekleyecek.

2) ABD daha sonra hedef ülkedeki terör örgütüne karşı, başka terör örgütlerini destekleyecek.

3) ABD terör örgütleri üzerinden taşeron ülkeler ile hedef ülkeleri karşı karşıya getirecek.

Aslında bu konsept, Ağustos 2013’deki kimyasal komplo sonrasında kabul edildi ve IŞİD’in Musul’u işgaliyle de hayata geşti.

HEDEF BÖLGEDE SÜREKLİ İSTİKRARSIZLIK

Peki ABD “teröre karşı terör” konseptiyle neyi amaçlıyor?

Arkada kalan yıllar şu gerçeği ortaya çıkardı: ABD, hedef ülkeyi doğrudan işgal edebilme kabiliyetini yitirdi. Pentagon savaşı kazansa bile Washington bunu uzun süreli bir işgale ve hedef ülkede ciddi bir rejim değişikliğine dönüştüremiyor.

Zaten 2010’da kabul edilen Asya-Pasifik merkezli yeni güvenlik doktrini de bu gerçekten hareketle kabul edilmişti.

ABD, yönelimini değiştirecek ve Ortadoğu’daki işlerini taşeronlarına devredecekti.

Devretti de… Suriye savaşı, ABD’nin taşeronlarına açtırdığı bir savaştı, ancak başarı getirmedi. Suriye direndi, Esad yıkılmadı!

ABD bu zorunluluklar nedeniyle “teröre karşı terör” konseptine yöneldi ve artık amacı, hedef bölgede sürekli istikrarsızlık yaratmaktır!

Böylece doğrudan müdahale edebileceği fırsatlara hazır zemin olacaktır, hesabı budur…

İşte ABD, IŞİD’in Musul’u işgali üzerinden de, daha ilk günden beri belirttiğimiz gibi “Kürt Koridoru” planını canlı tutmaya çalışmaktadır.

Hesabı basittir: “Koridoru kuramayacağım ama kurulabileceği koşulları bekleyecğim, koşulların oluşması için zemini kaygan tutmaya çalışacağım!”

PROBLEMİN KAYNAĞI ÇÖZÜM OLAMAZ!

ABD “teröre karşı terör” konseptiyle, aynı zamanda taşeronlarını suça bulaştırmış olacak ve onları bu suçlar üzerinden hedefine daha bağımlı hale getirecektir.

Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük tuzak budur!

TSK’nin herşeye rağmen ABD’nin IŞİD planlamalarına direnmeye çalışması, “insani amaç” şeklinde bir hat çizerek müttefiklik ilişkisini onun ötesine götürmemeye çabalaması önemlidir ve desteklenmelidir.

Fakat asıl önemli olan mesele, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ABD’nin ne yapacağını anlamak değil, nasıl bir önlem alınacağıdır!

Bugün IŞİD’e karşı ABD’yi desteklemek, bölgedeki her ülke için, yapılacak en büyük hatadır. Zira IŞİD, ABD’nin “teröre karşı terör” konseptinin manivelasıdır. IŞİD’i yaratan ABD’nin probleme çözüm olacağını sanmak, en hafif ifadeyle saflıktır.

Çözümün adresi; NATO’nun çekirdek koalisyonu değil, bölgenin kendi işbirliğidir.

Çözümün yöntemi; bölge ülkelerinin sınırlarını kontrol etmesi ve komşusuna düşmanlığı kesmesidir.

Çözümün hedefi; emperyalizmi bölgeden çıkartmaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Eylül 2014

Yorum yap

KÜRT BİRLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

IŞİD’ın Musul’u işgaliyle başlayan süreçte, ABD’nin hedeflerinden birinin de “Kürtlerin birliğini” sağlamak olduğunu artık biliyoruz…

Önceleri bunu CAP Raporu gibi Beyaz Saray’a yapılan tavsiyelerden biliyorduk. Artık doğrudan, Washington’un IŞİD’e karşı Kürtlerin silahlandırılmasını savunmasından ve bunu uygulamaya başlamasından biliyoruz.

ABD, Almanya ve Fransa’nın ardından İngiltere’nin silah yardımları da Erbil’e ulaşmak üzere!

Peki Kürtlerin birliği mümkün mü? Kuşkusuz burada ABD’nin Kürtlerin birliğinden kastettiği Barzani‘nin KDP’si ile Öcalan‘ın PKK’sidir.

Soruya yanıt verebilmek için önce ayrılığın nedenini incelemeliyiz:

PKK SURİYE’DE HAKİMİYETİ PAYLAŞMADI

Irak’ın kuzeyinde, yani ABD’nin 23 yıldır adım adım inşa ettiği Kürt devletinde hakim güç Barzani‘dir. PKK, Barzani‘nin bölgesinde, onun sağladığı imkanlarla mevzilenmektedir.

Büyük Kürdistan projesine göre Irak’ın kuzeyindeki bu yapı, şartlara göre değişik sırada Suriye’deki, Türkiye’deki ve İran’daki Kürt bölgesiyle birleşecektir.

İşte burada Barzani açısından bir ikilem oluşmaktadır: Çünkü o bölgelerde güçlü değildir ve hakim olduğu bölgenin o bölgelere doğru genişlemesi bir yandan hayalini kurduğu bağımsızlık için zorunludur ama diğer yandan hakimiyetini kaybetmesi demektir!

Barzani bunu en iyi Suriye’de gördü. KDP türevi olan partilerin toplamı bile PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin yanında küçük kalıyordu.

PKK o nedenle Kürt partilerin çatı örgütü olan Kürt Ulusal Konseyi’nde yer almakta ayak sürüdü. Hakim olduğu, kanton özerkliği ilan ettiği üç bölgede iktidarı Barzani ile paylaşmadı.

Barzani ise bu durum karşısında PYD’ye Irak’ın kuzeyinde zorluk çıkardı. Hatta PYD’ye sınırını bile kapattı!

Uzunca bir süredir planlanan Ulusal Kürt Konfernası’nı çeşitli gerekçelerle erteledi, çünkü Barzani bu konferans sonucunda yine hakimiyetini paylaşmak zorunda kalacaktı.

KDP İLE PKK ARASINDAKİ SİLAH SORUNU

Bu şartlar ortadayken, “Kürt Koridoru”nu canlı tutabilmek için bölgede savunmada atağa geçen ABD’nin Kürt birliğini sağlaması, yani KDP ile PKK arasında ittifak sağlaması mümkün mü?

Bize göre şu şartlarda mümkün değil. Şu nedenlerle:

1) KDP ile PKK arasındaki hakimiyet mücadelesi sürmektedir. IŞİD’in Sincar işgali birlik zemininin manivelasıydı ancak neredeyse ters tepti.

Çünkü peşmergenin çekilmesi ve Sincar’ın PKK tarafından kurtarılması, PKK’nin yayın organlarında Barzani‘nin küçümsenmesine yol açtı. KDP ise karşıt açıklamalarla gerginliği tırmandırdı.

2) KDP ile PKK arasındaki bir başka sorun ise tam da Kürtlerin birliği amacıyla yapılan bir iş nedeniyle derinleşmektedir: Silah yardımı!

Batı, silahları Irak Kürt Bölgesi Yönetimi’ne göndermektedir. Bırakın PKK’yi, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bir parçası olan Talabani‘nin KYB’si bile durumdan şikayetçidir, çünkü silahlar gerçekte doğrudan KDP’ye gitmektedir.

PKK ise IŞİD’e karşı asıl kendisinin savaştığını, silahların daha çok kendisine verilmesi gerektiğini savunmaktadır.

RUDAW: BÜYÜK KÜRDİSTAN HAYAL

Tam bu noktada Barzani‘nin yayın organı olan Rudaw‘da çıkan bir analizi sizinle paylaşmalıyım.

Salam Saadi imzalı “Büyük Kürdistan büyük bir hayal” başlıklı analizde bakın ne savuluyor: “Kürt Hareketleri için doğrusu şu: Her hareket kendi ülkesi içinde, ulusal ve bölgesel konjonktüre göre kendi sorununu çözme iradesini ortaya koymalı. Çünkü bundan sonra ebediyete kadar Kürdistan’ın parçaları yan yana olacaktır, beraber değil. Kürdistan bugün kullanılan bu siyasi haritası ile hiçbir zaman devlet olmamış ki yeniden birleşsin. Yıllardan beri süregelen ayrı düşme, bir daha siyasi bir birliktelik çerçevesinde uyum içinde yaşayamayacak kadar kültürel farklıklar oluşturmuştur.” (rudaw.net, 4 Eylül 2014)

Erbil Selahaddin Üniversitesi’nden Prof. Dr. Osman Ali de ORSAM için hazırladığı raporda, bu sürecin KDP ile PKK arasındaki gerginliği artıracağına ve Kürtler arası bir savaşa dönüşebileceğine, bunun da Irak Kürt Bölgesi’ni siyasi istikrarsızlığa götüreceğine dikkat çekmektedir! (ORSAM, Rapor No:10, Eylül 2014)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Eylül 2014

Yorum yap

ABD’NİN YENİ ORTADOĞU PLANI

Önce NATO’nun Galler Zirvesi, ardından da ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel‘in ayrı ayrı başladıkları bölge turu, ABD’nin “Yeni Ortadoğı Planı”nın çerçevesini ortaya çıkardı.

Bu çerçeveye Beyaz Saray yetlililerinin New York Times ve Washington Post‘a servis ettiği özel bilgileri de eklediğimizde, çerçeve daha da netleşmektedir.

Tümünün birden bir özetini ve kamuoyuna sunulabilecek halini de dünya bugün ABD Başkanı Barack Obama‘dan öğrenecek: ABD’nin IŞİD’e karşı izleyeceği strateji…

İşte Obama‘nın bazı bölümlerini zorunlu olarak sansürleyerek anlatacağı bu stratejinin ayrıntıları ve üç aşamalı YeniOrtadoğu Planı:

1. AŞAMA: KÜRT BİRLİĞİ

1) ABD hava saldırısını sürdürecek ve artıracak.

Washington’un hava saldırısının askeri hedefleri şunlardır:

a) Kürt bölgesine koruma kalkanı oluşturmak.

b) IŞİD’i baskılayarak istenilen koridora sokmak.

Washington’un haha saldırısının siyasi hedefleri ise şunlardır:

a) Kürt Birliğini (KDP-PKK ortaklığı) sağlamak.

KDP, PKK’ye inisiyatif kazandıracak bu yeni hamle karşısında tedirgin. Zira birliğin ABD’nin ana Kürt stratejisinde PKK’nin başat rolü kapması olduğunu en iyi Barzani bilmektedir.

b) Türkiye’yi bu birliği kabule mecbur etmek.

AKP Hükümeti, KDP ile PKK arasınaki çelişkileri Açılım’ın müzakerelerinde bir avantaja döünüştürüyordu ve şimdi bunu kaybetmenin elini zayıflatabileceğinden endişe ediyor.

ABD, NATO’nun “çekirdek kolaisyonu”na kattığı ve üslerini kullanacağı Türkiye’nin mecburen bu girdaba gireceğini hesaplıyor. Bu noktada TSK’nin AKP’ye rağmen yapacağı itirazlar önem kazanmaktadır.

c) İran’ın KYB’den sonra Barzani‘yi de denetlemesini engellemek.

ABD bu aşamada, bir iç biri de dış halkalı iki ayrı cephe kuracak. Dış halkadaki cephe, Galler’de karara bağlanan NATO’nun “çekirdek kolaisyonu”dur. İç halkadaki cephe ise bölge ülkelerinden oluşacak “Sünni” cephedir. Türkiye, her iki cephenin ortak üyesi olarak koordinasyon yürütecektir.

2. AŞAMA: IRAK’IN KONTROLÜ

İkinci aşama, Irak’ın yeniden denetlenmesi aşamasıdır. Ama belirtelim, birinci aşama, Yeni Ortadoğu Planı’nın ikinci aşamasının içinde de sürecektir. Bu aşamada şunlar vardır:

1) ABD’nin Irak’ı denetleyebilmesinin önündeki en önemli engel Nuri El Maliki‘ydi. Washignton, IŞİD’in Musul’u işgaliyle ortaya çıkan konjonktürde bunu kısmen başardı ve Abadi’ye hükümet kurdurdu.

Ama kısmen diyoruz zira arkasında büyük bir kuvvet desteği olan Maliki, yine de Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçilerek kenara çekilmeyeceğini ilan etti.

ABD, şimdi Abadi hükümetine dayanarak, Irak devletine yeniden nüfuz edecek. Burada kilit önemde olan adres, Rusya’nın askeri yardımlarının yarattığı etkiyle eksen değiştiren Savunma Bakanlığı ve Irak Ordusudur.

2) ABD, KDP ile derin çelişmeleri bulunan KYB ve Goran’a etki etmeye, onları İran’ın denetimden çıkarmaya çalışacaktır.

Bunun için anahtar, IŞİD’e karşı her üç Kürt örgütünü de desteklemek, askeri yardım yapmak ve silah vermektir.

ABD bu süreçte KDP ve KYB peşmerglerini birleştirmeyi ve onları dağ dışında çölde de savaşabilen bir askeri yapıya dönüştürmeyi istemektedir.

3) ABD Yeni Ortadoğu Planı’nın bu aşamasında ayrıca Irak’ın orta bölgesindeki Sünni aşiretleri desteklemeyi, onlara askeri eğitim vererek kontrolü altına almayı hedeflemektedir.

4) Bu aşamanın en önemli hedeflerinden biri de Suriye’yle ilgilidir ve ABD üçüncü aşamaya hazırlık anlamında Suriye’deki “ılımlı” grupları silahlandırmayı ve onları Şam’a karşı desteklemeyi artırarak sürdürecektir.

ABD, Suriyeli muhalif gruplara verdiği “özel savaş” eğitiminin sonucunda, onları Şam’ı zorlayacak türden bombalı eylemlere yönlendirecek.

3. AŞAMA: SURİYE’YE MÜDAHALE

ABD’nin Yeni Ortadoğu Planı’nın üçüncü aşaması doğrudan Suriye’yle ilgilidir. Bu aşamadaki hedefler şunlardır:

1) Birinci aşamada hava saldırısıyla Suriye’ye doğru bir koridora yönlendirilen IŞİD’in bastırılması bahanesiyle Suriye’ye hava saldırısı başlatılacaktır.

2) İkinci aşamada “özel savaş” eğitimiyle desteklenen “ılımlı” gruplar ABD hava desteğiyle eylemlerini artıracak ve güneye doğru yönelecektir.

3) Tıpkı 24 yıl önce Irak’ta yapıldığı gibi Suriye’nin kuzeyine bir hat çekilecek ve Şam yönetiminin o bölgeye müdahalesinin önüne geçilmeye çalışılacak. ABD bu yolla Şam’ı Suriye’nin kuzeyinin özerkliğinine mecbur etmeye çalışacak.

Ve sonuçta ABD Irak’ın kuzeyini Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlamak şekilndeki Kürt Koridoru’nu gerçekleştimiş olacak.

Ayrıntılarını yazdığımız bu üç aşamalı planlamayı yapan Pentagon yetkililerine göre aşamalar 36 ayda gerçekleşecek! (New York Times, 8 Eylül 2014)

Peki gerçekleşebilecek mi? Bize göre kesinlikle mümkün değil!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Eylül 2014

Yorum yap

ABD VE İRAN IŞİD’E KARŞI ORTAK MI?

İran, IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan süreçte bazı şaşırtan hamleler yaptı:

İRAN PERMERGEYE SİLAH VERDİ

Erbil’de Mesud Barzani‘yle görüşen İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, “IŞİD, sadece Irak için değil,tüm Ortadoğu bölgesi için tehdittir. Bütün ülkeler, diyalog halinde IŞİD terörüne karşı mücadele etmelidir” dedi.

Daha ilginci, ortak basın toplantısında Barzani‘nin IŞİD’e karşı savaşan peşmergeye silah yardımı yapan ilk ülkenin İran olduğunu ilan etmesiydi! (hurriyet.com.tr, 26 Ağustos 2014)

İkinci iddiaya göre ise İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney, Devrim Muhafızları’nın sınır ötesi operasyonlardan sorumlu kolu olan Kudüs Güçleri’nin komutanı Kasım Süleymani‘ye, IŞİD’e karşı savaşan güçlerle işbirliği yapması için izin vermişti!

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Marie Harf, “İran’la askeri eylem koordine etmeyeceğiz ya da istihbarat paylaşmayacağız. Böyle bir planımız yok” dedi. Ancak Harf, tehditle ilgili diğer bölgesel oyuncularla olduğu gibi İranlılarla da diyaloga açık olduklarını, bu kapsamda ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns‘un İranlı muhataplarıyla görüştüğünü belirtti! (yenisafak.com.tr, 6 Eylül 2014)

Aynı şekilde İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Abbas Arakçı da IŞİD’e karşı ABD ile işbirliği yaptıkları iddiasını yalanladı ancak “Tahran ile Washington’un Irak’ta ortak çıkarları olduğunu” da ekledi! (hurriyet.com.tr, 6 Eylül 2014)

Öte yandan Hamaney‘in görevlendirdiği iddia edilen Kudüs Güçleri komutanı Kasım Süleymani‘nin IŞİD’den kurtarılan Amerli kasabasında çekilmiş bi fotoğrafı yayımlandı ve yalanlanmadı. (hurriyet.com.tr, 4 Eylül 2014)

‘BARZANİ İRAN BASKISINA BOYUN EĞDİ’

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? İran ABD ile IŞİD’e karşı ortak mı? Kürt devletine karşı çıkan Tahran yönetimi nasıl olur da peşmergeyi silahlandırır?

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif‘in şu sözleri, Tahran’ın izlediği taktiklerin hareket noktasına işaret etmektedir: “Irak’ın emniyetini, kendi ülkemizin güvenliği olarak görüyoruz.” (hurriyet.com.tr, 26 Ağustos 2014)

Yani Tahran, IŞİD saldırısı sonrası Irak’ın üçe bölünme ihtimalinin belirmiş olmasını doğrudan kendi güvenliğine tehdit olarak algılamakta ve Irak’ın birliği için konumlanmaktadır.

Bu noktada peşmergeye silah vermesi, artıları ve eksileri olan bir taktiktir ama Tahran’ın ulusal çıkarları dikkate alındığında artılar ağır basmaktadır:

Silah verenin silah alan üzerinde bir ölçüde denetim gücü olacaktır. KYB’yi Irak’ın birliği içinde tutabilen Tahran’ın KDP’ye etkide bulunabilmesi önemlidir.

Örneğin Erbil Selahaddin Üniversitesi’nden Prof. Dr. Osman Ali, şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Ayrıca Barzani en sonunda ya çaresizlik ya da KDP içindeki bir kanadın baskısı yüzünden İran baskısına boyun eğmiş görünmektedir. Erbil’in 30 mil uzağında bulunan bir kasaba olan Mahmur’dan IŞİD kuvvetlerini çıkarabilmek için İran Devrim Muhafızları’nın doğrudan katılımını talep etmekte ve almaktadır.” (ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No:10, 1ylül 2014)

İÇERDE OLMANIN AVANTAJI

Öte yandan yine İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif‘in şu açıklamasına bakılırsa, İran gelişmeler karşısında dışarda kalmaktansa içeri girip sınırlı da olsa bir etkide bulunmak, ABD’nin çıkarlarını dizginlemek istemektedir: “IŞİD’i Suriye’de uzun süre çeşitli şekillerde destekleyen ABD, şimdi ne yapacağına karar veremiyor. IŞİD önce Irak’ta, sonra Suriye’de, daha sonra tekrar Irak’ta faaliyet gösterdi. Yarın başka bir bölge ülkesine, belki de tüm bölgeye yönelece. Tehlikenin ciddiyetinin anlaşılmadığını düşünüyorum. Uluslararası işbirliği şart. ” (yenisafak.com.tr, 7 Eylül 2014)

Sonuç olarak İran, kendi çıkarlarını esas alıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Eylül 2014

1 Yorum

İŞÇİ, ŞEYCİ VE TANECİLERİ YIKACAK GÜÇTÜR!

10 işçi daha öldü, 10 canımız daha kâr hırsına kurban oldu…

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu onlardan bahsederken “şey” dedi, çalıştıkları şirketin sahibi Aziz Torun onları “tane” diye niteledi…

İsimlerini o nedenle büyük büyük yazıyorum:

TAHİR KARA, HIDIR ALİ GENÇ, İSMAİL SARITAŞ, BİLAL BAL, CENGİZ TATOĞLU, MURAT USTA, MENDERES MEŞE, VAHDET BİÇER, FERDİ KARA, CENGİZ BİLGİ.

Şey ve tane değil, insandılar, işçiydiler, üretendiler…

ŞEHİT GARANTİLİ İŞ!

Evet Vali şey, şirket sahibi tane dedi ama Başbakan Ahmet Davutoğlu ustasında bu işleri öğrenmişti, fetva verdi: “Ölen işçiler şehit hükmündedir.

Yani sigortasız olabilirler, emeklerinin karşılığını almayabilirler, insan gibi yaşamayabilirler, Soma’da olduğu gibi unutulabilirler ama şehit hükmündedirler!

Şehitlik bunların lügatında kutsal olmaktan çıkmış, kirli rejimlerinin ak-perdesi olmuştur artık!

İHALE DAĞITIM MÜDÜRLÜĞÜ

Rejimleri kirlidir…

Vahşi kapitalizmden bile beterdir, mafyokrasidir!

Mafyokraside cumhurbaşkanı, başbakan ülkenin yöneticisi değil, aslında ihalelerin dağıtım müdürüdür!

12 yıldır ihale dağıtmaktadırlar, cumhuriyetin biriktirdiklerini peşkeş çekmektedirler, kamunun malını yandaşlara bedaha satmaktadırlar…

Boşuna yola çıkarken “ülkemi pazarlamakla mükellefim” dememişlerdi…

Soma’da olduğu gibi son cinayette de “sahipler” o nedenle tanıdıktı, AK-Bujuvaziydi…

KAZA DEĞİL CİNAYET

Bakın cinayet diyoruz, kaza değil…

Elbette kaza olur, elbette insanlar kazalarda ölür…

Ama Türkiye’deki iş kazalarının çoğu, iş cinayetidir…

Çünkü kaza kuralı olan yerde olur, cinayet ise kuralsız yerde…

Mafyokrasilerde kural yoktur…

O nedenle ne kadar uğraşırsanız uğraşın, işçinin yararına bir kanunu hazırladıkları torba yasalara koyduramazsınız…

KAMUCULUK BİTTİKÇE CİNAYETLER ARTAR

Yarın Soma’daki maden faicası gibi Mecidiyeköy’deki asansör cinayetini de toplum olarak unutacağız…

Başka cinayetler olacak, onlara ağlayacağız…

Gelin kendimizi kandırmayalım ve şu gerçeği saptayalım: Kamuculuk bitirildikçe, iş cinayetleri artmaktadır!

Çünkü kamuculukta üretilen gibi üreten de değerlidir!

Oysa mafyokrasilerde üretenin hiçbir değeri yoktur, şeydir, tanedir; önemli olan üretilendir, üründür, onun kazandıracağıdır…

Soyut konuşmuyorum, en somutu, üstelik bildiğim yerden söylüyorum, gemicilik sektöründen…

Tuzla’daki iş kazaları çok da, neden geçmişin Haliç, Camialtı, Taşkızak, Pendik gibi kamu tersanelerinde azdı?

Bir sürü neden sayabiliriz, saydık da…

Gemi Mühendisleri Odası olarak raporlar hazırladık ama bulduğumuz en büyük gerçek şuydu: Haliç’teki tersaneler bölgesinde, bir de tersane içinde gemi adamı yetiştiren okul vardı.

Tersane gibi ağır bir iş kolunda çalışacak işçi, daha okurken o havayı soluyordu; tersanede nasıl yürüyeceğini, nelere basmaması gerektiğini daha öğrenciyken öğreniyordu…

Yani daha işe başlamadan, işiyle ilgili bir “iş güvenliği kültürü” ediniyordu…

Bakınız “iş güvenliği ve işçi sağlığı” konusu elbette önemlidir ama “iş güvenliği kültürü” çok daha önemlidir…

Ve o kültür, sadece kamucu rejimlerde üretilir ve kâr hırsı kültürüyle ters orantılıdır…

İŞÇİNİN ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜ

Kâr hırsının egemen olduğu rejimlerde ise işçi Vali’ye göre şeydir, şirket sahibine göre tane!

Fakat ailesinin vereceği oya ihtiyacı olduğu için Başbakan’a göre şehittir!

Ancak asıl büyük gerçek başkadır:

İşçi bir kez üretimden gelen gücünün farkına vardı mı, ne şey ne de tane olur; şeycileri ve tanecileri yıkacak biricik güce dönüşür!

Ve o zaman geldiğinde, artık fıtratlarında ölmek değil, yıkmak ve yenisini kurmak vardır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Eylül 2014

Yorum yap

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 215 takipçiye katılın