Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

Musul provası olarak Yemen

Emperyalizm ve işbirlikçileri, işgaller için her türlü yalanı uydurur. Günü gelir hedef ülkenin kitle imha silahı ürettiği yalanına sarılırlar, günü gelir “Şii hilalı kuşatması” yalanına…

Suudi Arabistan ve 10 ülkenin Yemen’e yaptığı saldırının gerekçesi de bu: “İran Yemen’de darbe yaparak Lübnan’dan başlattığı, Suriye ve Irak üzerinden Körfez’e, oradan da Arabistan yarımadasının alt bölgesine uzanan bir Şii kuşak kurdu.”

Suudi Arabistan ve AKP Hükümeti de güya Şii hilaline karşı mücadele ediyorlar! Erdoğan‘ın Riyad saldırısıyla birlikteİran Suriye, Musul ve Yemen’den çıkmalı” demesi bundandır!

‘ESAD DEVRİLMEDİYSE SÜNNİLERİN SAYESİNDE’

Fakat belirtelim. Şii hilali iddiası gerçek değildir. Tamam İran İsrail’i hedef alan bir direniş cephesi kurmaya hep çalışmıştır ancak buna Şii hilali demek doğru değildir. Zira o cephede yer alan İran destekli Sünni örgütler de vardır.

Ve daha önemlisi Suriye’nin kendisidir. Suriye’de yaşayan deneyimli gazeteci Hediye Levent‘in aktardıkları çok öğreticidir:

Suriye’de 4 yıldır devam eden savaşa rağmen yönetim ve devlet çökmediyse bu Sünnilerin sayesinde oldu. Ekonomide Sünni işadamları, tüccarlar çok önemli bir bölümü oluşturuyor. Yönetimden ayrılabilir, yüklü miktarda parayı ülke dışına çıkarabilirlerdi. Sünni kesim ülkede çoğunluk, yarısı ayaklansa yeterliydi. Geçtiğimiz yaz Halep’teydim, Halep Sanayi Odası bünyesindeki işadamlarıyla de görüştüm. Halep’i bile terketmemişler.” (evrensel.net, 29 Mart 2015)

Peki Suriye’ye çullanan Suudi Arabistan, Katar ve AKP Hükümeti neden sürekli bu ülkede mezhep savaşı olduğunu iddia ediyor? Dış destekli kalkışmayı mezhep savaşına dönüştürmek için!

Aynı durum Yemen için de geçerlidir. Yemen’de İran karşıtı bir blok oluşturabilmek adına mezhepçiliğe sarılmaktadırlar. Yoksa Şii Husilere yani Zeydilere bugün saldıran Suudi Arabistan, 1962’de cumhuriyete geçişte, “bölge monarşilerinin sonunu getirebilir” endişesiyle Zeydileri desteklemişti!

AKP’NİN ROLÜ

Yemen krizinin en önemli nedeni cumhurbaşkanı Hadi‘nin ülkeyi 6’ya bölen federasyon tasarısıydı. Husiler ülke bölünüyor endişesiyle ayaklanmış ve geçen yıl Hadi‘yi devirmişti!

Bu gerçeğin üzerinde durmamak ve meseleye sadece İran’ın Husilere desteği temelinde bakmak hem eksiktir hem de yaratılmaya çalışılan Sünni-Şii bloklaşmasına hizmet eder.

Öte yandan Yemen konusu, ABD’nin IŞİD stratejisi üzerinden bölgeye yeniden “sınırlı müdahale” hamlesiyle de ilgilidir. Verilere bakılırsa Yemen Musul’un ve görüşmeleri yapılan Suriye’ye “uçuşa yasak bölge” hamlesinin provasıdır!

Erdoğan‘ın anında İran’ı hedef almasını, Eğit-Donat programını, İncirlik’in Suriye ve Musul harekatı için kullanıma açılmasını ve hatta TSK’nin Katar’a gönderilmesini hep bu temelde okuyoruz. Ve karşı çıkıyoruz!

TEK ÇÖZÜM BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ

Yemen meselesi son tahlilde bölgedeki emperyalizm ve işbirlikçileri ile bölge kuvvetleri arasında süren savaşın yeni bir cephesidir. ABD, Suudi Arabistan, Katar, AKP Hükümeti ve İsrail bir tarafta; Rusya, İran, Irak ve Suriye diğer taraftadır.

O nedenle “bütün dış güçler Yemen’den çıksın” çağrısı bir “çözüm” değildir. Zira bu çağrı aynı zamanda İran’ı da hedef almaktadır ve emperyalizmin bölgeye abandığı bir koşulda İran’dan “Yemen’den çıkmasını” istemek, Yemen’i emperyalizm ve işbirlikçilerinin kollarına atmak demektir.

Öte yandan “Yemen’e barış gücü yerleştirilmesini” önermek de bir “çözüm” değildir. Barış Gücü de bir dış güçtür ve dünyadaki uygulamalarına bakıldığında daha çok emperyalizmin müdahale aşamasının bir parçası olarak uygulanmıştır hep.

Peki çözüm ne? Bölge sorunlarının bölge yararına çözümünün tek yolu, bölge ülkelerinin işbirliğinden geçmektedir. İran, Irak ve Suriye arasında bu işbirliği kurulmuştur. Buna (AKP’siz) Türkiye’yi dahil edebilmek, Mısır’ı da bu eksene yaklaştıracaktır. Böylece bölge ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçgeninin her türlü saldırısını boşa çıkarabilecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mart 2015

Yorum bırakın

AKP-HDP seçim ortaklığı ve yalanlar

Erdoğan‘ın “Kürt sorunu yoktur” türevli açıklamaları da, HDP’nin “Erdoğan‘ı başkan yaptırmayacağız” çıkışı da, hergün ekranlardan yapılan “AKP’yi durdurmak için HDP TBMM’ye girmeli” propagandası da aynı amaca hizmet etmektedir: Açılım’ı sürdürme amacına…
Her iki taraf da bu amaç için 7 Haziran öncesinde açık açık yalanlar söylemektedir:
‘HDP BAŞKANLIĞA KARŞI’ YALANI
HDP Erdoğan‘ın başkanlığına karşıymış! Peki HDP “özerklik” hedefinden vaz mı geçti?
Çünkü başkanlık sistemi ile özerklik arasında doğru orantı vardır. Üniter devlet ve parlamenter sistem yerine federatif devlet ve başkanlık sistemi olduğunda, HDP’nin özerklik hedefi gerçekleşmiş olacak!
Nitekim 2009’dan beri süren AKP-PKK müzakerelerinin merkezinde hep bu konu vardır. AKP’nin Türksiz yeni anayasa çalışması, başkanlık sistemi gayreti, o müzakerelerin göbeğinde olan özerkliği sağlayabilmenin yoludur!
‘HDP GEZİ’Yİ TEMSİL EDİYOR’ YALANI
HDP yöneticilerinin Gezi davalarına katılması, Gezi’ye sahip çıkmaya çalışması, Gezi üzerinden muhalif oyları kucaklama çalışması büyük bir yalandır.
Zira HDP o züreçte Gezi’nin karşısındaydı. BDP-HDP yöneticileri Gezi’ye “darbe girişimi” dedi. Hatta AKP Hükümeti BDP yönetimine bu sağduyulu açıklamaları nedeniyle teşekkür etti.
Dahası Gezi’ye “darbe girişimi” diyen HDP, daha sonra Öcalan’ın talimatıyla Taksim’e girdi. Neden? Çünkü ÖcalanTaksim ulusalcılara bırakılmamalı” demişti. Nitekim daha sonra ÖcalanGezi’de AKP Hükümetini kurtardık” diyecekti.
Öcalan‘dan o çağrıyı yapmasını isteyen ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘dı.
‘HDP TÜRKİYE PARTİSİ’ YALANI
Ve daha sonra BDP’yi HDP yapma projesinin de asıl sahibi Fidan‘dı!
Gezi’de ortaya çıkan toplumsal dalganın sonraki süreçte AKP Hükümeti’ni yeniden tehdit etmemesi için Fidan HDP projesini Öcalan‘ın önüne koymuştu. Gezi dalgasının ana gövdesini “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen kesimler oluşturuyordu ama aynı zamanda güçlü bir sol dalga da ortaya çıkmıştı.
HDP’nin devreye sokulması “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen kesimleri Gezi’den soğutacak ve sol dalga HDP tarafından yutulacaktı, etkisizlştirilecekti. Fidan‘ın hesabı buydu.
Bu köşede daha önce yazdığımız için tekrarlamayacağız. HDP bir MİT projesi olduğu için BDP’nin bir kanadı bu projeye karşı çıkmış ve uzun süre ayak sürümüştü.
Dolayısıyla 7 Haziran öncesinde HDP’nin Türkiye partisi olduğu iddiaları yalandır. HDP, batıdan oy alabilmek ve solu yutabilmek için MİT’in yarattığı bir projedir.
‘AKP’Yİ DURDURMANIN YOLU’ YALANI
AKP ile HDP arasında, birinin diğerini durdurmak niyetli bir ilişki yoktur. Zira iki parti 6 yıldır ortaktır.
Ve daha önemlisi iki parti Açılım üzerinden birbirine muhtaçtır. Bir kere HDP’nin Açılım’ı yürüteceği AKP’den daha iyi bir ortak adayı yoktur! AKP’nin durdurulması demek, pratikte Açılım’ın da durması demektir. HDP Açılım’ı sürdürmek istediğine göre AKP’yi durdurmak diye bir niyeti olamaz.
Kuşkusuz taraflar müzakere masasında daha güçlü olabilmek için diğer tarafın güç kaybetmesini hep arzu ederler.
AKP-HDP OY ORTAKLIĞI
Peki madem bunlar yalan ve madem AKP ile HDP seçim ortağı, o zaman neden bu kadar keskin söylemlere sarılıyorlar ve neden birbirlerini sert bir şekilde hedef alıyorlar.
Erdoğan 2011 seçimleri sırasında Bahçeli‘ye “ben senin yerinde olsam Öcalan‘ı asardım” derken, aslında Öcalan‘la görüşüyordu. Ama milliyetçi oyları toplamak diye bir hedefi vardı.
Erdoğan’ın önüne gelen her anket, HDP’yle ortaklığın AKP’ye oy kaybettirdiğini ortaya koyduğu için, Erdoğan her seçim sürecinde bu yönteme başvurmaktadır.
Aynı şey HDP için de geçerlidir. O da Erdoğan karşıtı geniş muhalefetten, sol dalgadan, Alevi oylardan beslenebilmek için 7 Haziran öncesinde sürekli Erdoğan’ı hedef almaktadır.
Sonuç olarak AKP ile HDP sadece Açılım’da değil, birbirlerinden faydalanarak seçimde de ortaklık yapmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mart 2015

Yorum bırakın

Hakan Fidan’ın özel rolü

AKP Hükümeti’nin Erdoğan‘a örtülü ödenek tahsis etmesi kuşkusuz rejimi yıkma adımlarının bir yenisiydi. Anayasa’yı askıya, parlamenter sitemi bekleme odasına alan Erdoğan, inşa edemese de mevcut olanları yıkmaya çalışıyor.

Peki cumhurbaşkanı olarak Erdoğan neden örtülü ödeneğe ihtiyaç duyuyor?

Soruyu şöyle de sorabiliriz: Erdoğan başbakan olarak devasa büyüklükteki örtülü ödenekleri bugüne kadar en çok hangi alanda kullandı?

İleride mutlaka ortaya çıkacaktır: İstihbarat!

Kuşkusuz Erdoğan örtülü ödeneği cumhurbaşkanı olarak da en çok istihbarat alanında kullanacaktır. Nitekim AKP Anayasa’ya aykırı bu yasayı TBMM’den çıkarırken, en başa “kapalı istihbarat” ihtiyacını yazmıştır!

S. ARABİSTAN’DAKİ BULUŞMANIN ANLAMI

Artık şu soruyu da sorabiliriz: Erdoğan neden Hakan Fidan‘ın MİT Müsteşarlığını bırakmasını istemedi? Bu köşede bu soruyu incelediğimizde hep en başa Açılım’ı yazdık. Aynı iddiamızı sürdürüyoruz, fakat ekler yaparak…

Riyad’da buluşan Erdoğan ve Fidan sadece MİT Müsteşarlığı sorununu mu görüştüler acaba? O günlerde Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi‘nin de Riyad’da buluştuğu iddia edilmişti. Yüzyüze olmasa da, bir temas kurulduğu da söylenmişti. Fidan‘ın bu temaslarda bir görevi var mıydı?

Hadi daha da genişleterek soralım: Suudi Arabistan’ın Yemen’e saldırısıyla ilgili Fidan‘ın da içinde yer aldığı kimi özel anlaşmalar oldu mu?

Saldırı başladıktan hemen sonra Erdoğan‘ın “Suudi Arabistan’a istihbarat ve lojistik destek verme” açıklaması yapmasını lütfen not ediniz.

Öte yandan daha önce Yemen’de bir kaç kez yakalanan Türk silahlarını ve Suudi Arabistan istihbaratı ile Suriye’de bir kaç yıldır yürütülen özel çalışmaları de lütfen not ediniz.

POTUS VE BEYEFENDİ

Gelelim başlıkta belirttiğimiz özel role…

Hürriyet‘in başarılı Washington Temsilcisi Tolga Tanış, “Potus ve Beyefendi” isimli bir kitap yazdı. Türk-Amerikan ilişkilerini anlamak için eşsiz bir kılavuz olan bu kitapta Fidan‘ın özel rolüne işaret eden bazı olgular var.

Anımsayacaksınız: Bir ara Fidan‘ın İran’a istihbarat aktardığına dair pek de inandırıcı olmayan iddialar ortaya atılmıştı. Bu iddiayı önce İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak dile getirmişti, ardından da David Ignatius, Suriye konusunda Fidan‘ı hedef alan bir makale yazmıştı.

Bu ikisi kuşkusuz başka çıkarlarla ilgili operasyondu ve gerçekliği yok gibiydi. Ancak Seymour Hersh‘in Doğu Guta’da kimyasal silah kullanılmasını Esad rejimin değil, Türk istihbaratı destekli Nusra’nın yaptığını yazması çok daha ciddiydi. Çünkü sonrasında Suriye’ye silah taşıyan MİT TIR’ları yakalanacak ve Fidan‘ın da bulunduğu dörtlü bir toplantıda savaş gerekçesi yaratma işi konuşulacaktı!

ASKERDEN ASKERE İLİŞKİLERE FİDAN MONTAJI

Neyse, dağıtmadan esasa ve Tolga Tanış‘tan öğrendiğimiz Fidan‘ın özel rolüne gelelim artık.

Türkiye ile ABD arasında kurulan ilişki biçimlerinden en önemlisi, uzun yıllara dayanan askerden askere kanallardı. Tanış, kimi önemli görüşmelerine dayanarak, bu süreçte Erdoğan‘ın TSK’yi hükümetine yönelik bir tehdit olmaktan çıkarmak için, bu kanalı zaman içinde etkisizleştirdiğini yazıyor. Her ay yapılan toplantıların sınırlanması dahil pek çok yöntemin uygulandığı bu yıllar içerisinde bulunmuş en iyi yöntem ise askerden askere ilişkinin adım adım Hakan Fidan üzerinden yapılmasıydı!

Tanış, Fidan‘ın savunma bakanları arasındaki toplantılara katılmasından ve ABD’deki “ulusal güvenlik danışmanı” görüntülü rolünden hareketle bu önemli saptamayı yapıyor.

Doğan Kitap‘tan çıkan bu kitabı okumanız için daha ayrıntılı yazmayacağım. Ancak bitirirken belirteyim: Ergenekon tertibi Açılım’ı uygulamak içindi. Açılım, ABD’nin küresel düzenin altında bölgede bir alt düzenleme yani Irak ve Suriye’nin kuzeyini kapsayan bir Kürt Koridoru kurma işiydi.

Fidan tüm bu işlerde hep kilit roldeydi. Erdoğan bu nedenle, başkan olamasa da ve Fidan‘ı başkan yardımcısı yapamasa da, iktidarda kaldığı müddetçe onu özel rollerin özel adamı olarak yanında tutmaya çalışacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mart 2015

Yorum bırakın

İran karşıtı cephe

Bölgede iki cephe çatışıyor. Bir yanda ABD ile bölgedeki taşeronları olan Suudi Arabistan, Katar, AKP Hükümeti, İsrail, PKK, KDP, ÖSO; diğer yanda ise Rusya, İran, Suriye, Irak, Hizbullah ve Filistin. Mısır ve Ürdün’ü ise şu aşamada ara kuvvet diye değerlendiriyoruz.

Bu cepheleşmeyi görmeden, bu saflaşmayı esas almadan yapılacak her tahlil yanlış olacaktır.

ERDOĞAN’IN İRAN KARŞITLIĞI

İşte Yemen konusu da bu cepheleşmenin bir yansımasıdır. Suudi Arabistan bu ülkenin “arka bahçesi” kalabilmesi için askeri bir operasyon başlattı. ABD’nin taktir ettiği bu operasyonun ilk önemli destekleyicisi ise Tayyip Erdoğan oldu!

Erdoğan sadece “Suudi Arabistan’a lojistik destek vermeye hazırız” dediği için değil, ondan daha önemlisi İran’ı açık açık hedef aldığı için “önemli” destekçi oldu! Bu ülkenin bölgeyi domine etmeye çalıştığını, buna tahammülün kalmadığını söyleyen Erdoğan İran’dan derhal Yemen’i, Suriye’yi ve Irak’ı terketmesini istedi!

Peki İran Suriye’de Esad‘ın yanında olmasın da ne olsun? ABD kolayca Esad‘ı devirip bu ülkeyi üçe bölsün mü? Suriye’nin kuzeyinde PKK’ye bir ülke mi kursun?

Peki İran Irak’ta merkezi hükümetin yanında olmasın da, ABD IŞİD’den boşaltılacak alanlara kolayca peşmergeyi yerleştirip Barzanistan’ı genişletsin mi?

Peki İran Yemen’de Husileri desteklemesin de Riyad destekli Hadi, Yemen’i 6’ya bölen federasyon planını uygulayabilsin mi?

Mesele budur ve gerisi önemsizdir.

RİYAD’IN KURDUĞU EKSENLER

Suudi Arabistan’ın Yemen’e askeri saldırısı ansızın ortaya çıkmış bir gelişme değildir. Husilerin ülkesine sahip çıkmaya başlamasından itibaren Riyad adım adım bu askeri saldırıyı planladı.

Ve Riyad tüm bu planlamayı ABD’nin kanatları altında bir İran karşıtı cephe inşa ederek sürdürdü. Nasıl mı?

Riyad bir kaç koldan İran’a karşı ittifaklar kurdu ve bunları toplamda bir eksen haline geitrmeye çalıştı. Örneğin İsrail’le İran’a karşı stratejik ortaklık kurdu. Örneğin bu ayın başında Erdoğan‘ın Suudi Arabistan’ı ziyareti sırasında da İran’a karşı Ankara-Riyad hattı kuruldu. (Mısır cumhurbaşkanı Sisi de aynı zaman dilimiden Riyad’daydı. Kahire’nin zor durumundan yararlanmaya çalışan Riyad, Mısır’ı da bu eksene katmak ve Ankara’yla barıştırmak için uğraştı.)

Böylece toplamda bölgede İran karşısında şöyle bir cephe oluşmuş oldu: ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve İsrail. (Tahran basını Yemen’de Suudi Arabistan’a destek verse de, şimdilik Mısır’ı bu cephe içinde saymıyor.)

Bu İran karşıtı cephe sadece Yemen’de değil, Irak ve Suriye’de de yeni hamleler yapmaya soyunuyor. Nereden mi biliyoruz? Org. Necdet Özel‘in Erdoğan‘dan kısa bir süre önce Riyad’a gitmesinden ve orada katıldığı IŞİD karşıtı koalisyon toplanntısından…

Eğit-Donat programının imzalanması, İncirlik’in bölgeye karşı bir istihabrat üssü haline getirilmesi, Musul operasyonu hazırlıkları gibi konular, o toplantıdan sonra Atlantik cephesinin hamleleri olarak önümüze gelmiş oldu.

ABD’NİN ÜÇ HEDEFİ

ABD ise Suudi Arabistan’ın Yemen’e müdahalesiyle birkaç kuş vurmaya çalışıyor: Masada nükleer müzakere yürttüğü Tahran’ı 31 Mart öncesinde sıkıştırmak ve daha çok tavize zorlamak istiyor. Suriye’de hazırlıkları yapıldığı konuşulan “uçuşa yasak bölge” uygulaması öncesinde İran’ın elini bağlamak istiyor. Irak’ta etkinlik kuran İran’ı bu ülkeden çıkartmaya çalışıyor.

İşte Erdoğan tam da bu işler için ortaya çıkıyor ve İran’ı hedef alan açıklamalar yapıyor. Sonra da Obama‘yla telefonda 1 saat bölgeye yönelik planlamaları konuşuyor. Anlayacağınız kritik bir sürece giriyoruz. Zira İran’ı açık açık hedef almak, Suriye’yi hedef almayı aşan bir sorundur.

Tam bu süreçte Genelkurmay Başkanı Org. Özel‘in Havacılık ve Savunma Dergisi‘nde Rusya, İran, Suriye ve Irak’ı risk ve tehdit faktörü olarak ilan etmesi ise sorunu zorlaştırıyor. TSK’nin İran karşıtı bir hatta sokulmasının önüne geçebilmek, günün en önemli işidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mart 2015

Yorum bırakın

Genelkurmay’ın yanlış ekseni

Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel‘in Savunma ve Havacılık Dergisi‘yle yaptığı uzun ve kapsamlı söyleşi, sıradan bir söyleşi değildir ve karargahın yönelimini ortaya koymaktadır. Bu nedenle bugün de üzerinde duracağız.

Org. Özel‘in, daha doğrusu Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşlerini şu dört başlıkta inceleyeceğiz: 1) Tehdit algılaması bakımından. 2) Tehdide göre konumlanma açısından. 3) Ordunun niteliği noktasından. 4) ABD ve NATO perspektifi bakımından.

1) TEHDİT ALGILAMASI

Org. Özel İran, Suriye ve Irak’ı Türkiye’ye yönelik risk ve tehdit olarak değerlendirmektedir. İran’dan balistik füze ve Suriye’den kimyasal tehdit ile Irak’tan ABD’nin ülkeyi erken terketmesinden kaynaklanan tehditler bulunduğunu savunmaktadır. Dahası Org. Özel, Ukrayna krizinden hareketle Rusya’yı da konvansiyonel tehdit kapsamında değerlendirmektedir.

Bu tehdit algılaması gerçekte Türkiye’nin değil ama ABD’nin AKP Hükümeti üzerinden Türkiye’ye dayattığı sözde tehditlerdir. Yani bölgeye bölgeden değil, Atlantik’ten bakılmaktadır. Türkiye’nin emperyalizme karşı bölgeyle değil, bölgeye karşı emperyalizmle işbirliğinin ifadesidir.

Org. Özel‘in “IŞİD üzerinden PKK meşrulaştırılıyor” vurgusuna dün bu nedenle “olumlu ama eksik” demiştik. Zira PKK’nin meşrulaşmasının nedeni Genelkurmay Başkanı’nın açıkça tehdit ilan ettiği Şam değil, gerçekte Washington’dur!

ABD’yle birlikte Suriye düşmanlığı yapmanın terörle mücadeleye bir katkısı yoktur, tersine, dolaylı olarak teröre destek sonucu bile doğrurur!

2) TEHDİDE GÖRE KONUMLANMA

Genelkurmay Başkanlığı ABD’nin dayattığı bu sözde tehditleri tehdit olarak algıladığı için, buna uygun bir “konsept” belirlemektedir. Org. Özel bunu özetle “savunma konseptinden”, “güvenlik konseptine” geçmek diye tanımlamaktadır. Nitekim bu, NATO Zirvesi’nde kabul edilen ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hulusi Akar‘ın daha önce dile getirdiği değişikliktir.

NATO adına “savunma konsepti” yerine “güvenlik konsepti” uygulamak, haliyle Org. Özel‘in savunduğu gibi TSK’nin önüne “küresel sorumluluklar” yüklemektedir.

Zaten AKP Hükümeti buna uygun olarak TSK’nin görev tanımını değiştirmişti. Türk Ordusu’nun eskiden görevi iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi savunmakken, yeni tanıma göre TSK’nin üç görevi vardı: Dışardan yönelen tehditlere kaşrı ülkeyi savunmak, TBMM’nin verdiği yurtdışı görevlerini yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmakt. Dikkat edilirse TSK’nin görevi ağırlıklı olarak uluslararası göreve dönüşmüştür!

Öte yandan bununla bağlantılı olarak Org. Özel uzun bir süredir ABD’nin ve AB’nin dayattığı sınır komutanlığı gibi yeni birimleri müjdelemektedir. Sınırları “sınır polisi” benzeri bir birimle koruyacak olan TSK’nin asıl kara gücü ise “küresel sorumluluklar” nedeniyle ABD’nin uygun gördüğü yerlerde kullanılacaktır.

3) ORDU’NUN NİTELİĞİ

Bu görev tanımı, haliyle Türk Ordusu’nun niteliğine de yansımıştır. Org. Özel TSK’nin yüzde 35’inin son dönemde uzman personele dönüştürüldüğünü, bunun daha da artırılacağını belirtiyor.

Bu artışı önüne hedef koyan Genelkurmay Başkanlığı’nın ordu-millet bağı nedeniyle yükümlü aslerliğe de devam edeceğini söylemesinin bir önemi yoktur. Zira yüzde 35 artarken, yükümlü askerlik de zaten bedelli arkerlik olarak yavaş yavaş işlevsizleşmekte ve Mehmetçik ruhu aşındırılmaktadır.

4) ABD ve NATO PERSPEKTİFİ

Genelkurmay Başkanlığı’nın tehdit, konumlanma ve nitelik belirlemeleri, kuşkusuz karargahın ABD ve NATO perspektifinin bir sonucudur.

Org. Özel uzun uzun NATO’nun Türkiye’ye katkılarını(!), Türkiye için NATO’nun vazgeçilmezliğini anlatmakta ve NATO’yu “en uygun platform” olarak nitelemektedir!

Üzülerek belirtmeliyiz ki bu perspektif, sonuçları bakımından, Türkiye’nin milli çıkarlarına değil ama ABD’nin bölge çıkarlarına yöneliktir. Bu perspektif içinde terörle mücadele edilmez. Çünkü Türkiye’nin baş düşmanı terör değil, terörü Türkiye’ye ve bölgeye karşı kullanan emperyalizmdir.

Org. Özel‘in ilan ettiği bu yönelimi, Işık Koşaner ve öncesindeki Genelkurmay Başkanları’nın yönelimiyle karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan en önemli sonuç şudur: Ergenekon tertibinin asıl hedefi, ABD’ye göre hizadan çıkmış ve Avrasyacı-millici eğilimler taşımakta olan Türk Ordusu’nu yeniden hizaya sokmaktı.

Org. Özel‘in ilan ettiği yönelime ve İncirlik, Eğit-Donat, peşmerge eğitimi, Şam düşmanlığı gibi uygulamalara bakılırsa TSK değil ama Genelkurmay karargayı o hizaya girmeye iyi direnmemektedir! O nedenle 7 Haziran, ordumuzu bu tehlikeden korumanın da tarihidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi (Taşra baskısı)
27 Mart 2015

Yorum bırakın

Genelkurmay’ın Esad karşıtlığı PKK’ye yarıyor

Öcalan‘ın Erdoğan-Davutoğlu onaylı ‘Eşme ruhu’ mesajı, AKP ile PKK’nin Açılım ortaklığı, Suriye’de Esad rejimini devirme çabaları, ABD’nin IŞİD’e karşı PKK-KDP birliği inşa çabası ve PKK’yi bölgede meşru ve başat bir güç haline getirme girişimi, Esad‘a ve IŞİD’e karşı Eğit-Donat programı uygulanması…

Tüm bunlar aynı paketin unsurlarıdır, bir bütünün parçalarıdır. Tekini diğerlerinden ayırmak ya da tekine ayrı diğerlerine ayrı tutum almak mümkün değildir.

TSK’NİN TOP ATIŞI KİME YARIYOR?

Dün Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamayı görmüşsünüzdür: Sınıra yakın bölgede Suriye rejimi ile muhalif gruplar arasında yaşanan çatışma sırasında, rejime ait bir roket topraklarımıza düşmüş, TSK de karşılığında Suriye birliğini vurmuş!

Şimdi burada duralım ve bir başka açıklamaya bakalım: Genelkurmay Başkanlığı’nın Öcalan‘ın “Eşme ruhu” mesajından sonra yapılan haber ve yorumlara itirazını okuduk. Ardından dünkü Aydınlık‘ta Ceyhun Bozkurt’un askeri kaynaklara dayanarak hazırladığı “Genelkurmay’ın çıkışının şifreleri”ni okuduk.

Süleyman Şah Türbesi ile karakolunun IŞİD bölgesinden PKK-PYD bölgesine taşınmasına karşı yapılan eleştirilere verilen yanıt şöyle: “Operasyon Eşme bölgesi IŞİD’in elindeyken kararlaştırıldı. PKK’nin eline daha sonra geçti.”

“Eşme PKK’nin eline geçtikten sonra bile neden plana devam edildiğini” ve “Eşme IŞİD’in elinde kalsaydı türbe yine de buraya taşınacak mıydı” sorularını geçiyoruz. Ve şu noktaya dikkat çekiyoruz:

Türkiye’nin sınırının hemen yanı başında PKK ile IŞİD güç mücadelesi veriyor, hakimiyet kavgası yapıyor. Suriye rejimi ise kendi egemenliğini, siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için kuzeye doğru hamle yapıyor. (Halep hamlesi.) Bu süreçte TSK’nin düşen roketler nedeniyle muhalif grupları değil ama sürekli Suriye rejimini hedef alması, Suriye birliklerini topa tutması son tahlilde kime yarıyor? PKK ve IŞİD’e değil mi?

TSK İÇİN TEHDİDİN KAYNAĞI ESAD!

Meseleyi daha da derinleştirmek için devam edelim. Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel Savunma ve Havacılık Dergisi‘ne röportaj verdi. Özel özetle şöyle diyor: Suriye’deki ortam IŞİD’i yaratıyor, PKK de IŞİD’le mücadele ettiği için meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Çok doğru. “IŞİD: Kara Terör” isimli kitabımızda ABD belgelerine dayanarak tam da bunu yazdık: ABD, IŞİD üzerinden Kürt birliği (PKK-KDP) sağlamaya, PKK ile KDP’yi silahlandırmaya, PKK’yi meşrulaştırmaya ve son tahlilde bölgede başat güç haline getirme çalışıyor. Açılım da bunun parçasıdır.

Özel‘in de bu noktaya dikkat çekmesi önemlidir ama yetersizdir. Zira asıl mesele bunun kaynağının ne olduğunun tespit edilmesidir. Orada ise büyük sorun devam etmektedir. Zira Özel için problemin kaynağı, tıpkı Erdoğan ve Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi, Suriye rejimidir.

Özel‘e göre IŞİD’in ortaya çıkması da, IŞİD üzerinden PKK’nin meşrulaşma zemini bulması da şu ifadesine bakılırsa Esad’ın suçudur: “Suriye rejiminin kimyasal silah dahil her türlü saldırı aracını kullanmakta tereddüt etmemesi, bu ülke yönetiminden kaynaklanan tehdidin devam ettiğine işaret etmektedir.”

ABD PROJESİ İÇİNDE TERÖRLE MÜCADELE OLMAZ

Genelkurmay Başkanlığı’nın “Eşme ruhu”na itiraz eden açıklamasını tüm bunlarla birlikte okumalıyız. Aksi taktirde ne meseleyi derinleştiribiliriz, ne de hareket noktasını saptayabiliriz…

Ne diyor Genelkurmay Başkanlığı? “TSK terör örgütüyle mücadele kararlılığını sürdürecektir.” Nasıl? “Hükümetin talimatı ve direktifleri doğrultusunda…” Hangi hükümetin? PKK’yle Açılım yapan, Öcalan‘ın “Eşme ruhu” mesajına onay veren hükümetin!

En başta belirttik: Öcalan‘ın mesajı, AKP ile PKK’nin Açılım ortaklığı, PKK’nin meşrulaştırma çalışmaları, ABD’nin PKK-KDP birliği hedefi, Esad‘ın devrilmeye çalışılması, Eğit-Donat programı, hepsi aynı paketin unsurlarıdır.

Eğit-Donat kapsamında peşmerge eğiterek, Kobani’ye peşmerge koridoru açarak, Suriye birliklerini vurarak, Esad‘ı asıl tehdit kaynağı görerek, kısacası AKP Hükümeti’nin emrinde ABD projesine eklemlenerek, “terör örgütüyle mücadele kararlılığı” sürdürülmez!

İşe Esad düşmanlığını bırakarak başlamak gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mart 2015

Yorum bırakın

Çatışmanın iki yönü

Erdoğan‘ın “oy kaybettiriyor” endişesiyle AKP Hükümeti’ne yaptığı “pazarlıkta PKK’ye fazla taviz vermeyin, verdiğiniz tavizi de gizleyin” ana fikirli uyarılarının yarattığı gerilim ve bunun kamuoyu önünde bir Arınç-Erdoğan çatışmasına dönüşmesi hali, Melih Gökçek‘in topa girmesiyle bir ölçüde yön değiştirdi.

Önce Gökçek Arınç‘ı paralelci ilan etti ve “partide istenmiyorsun” dedi. Ardından Arınç Gökçek‘i “Ankara’yı parsel parsel satmakla” ve “paralelci işadamlarının kucağına oturmakla” suçladı!

Dün ise devreye Başbakan Ahmet Davutoğlu girdi ve her ikisin de yanlış yaptığını, seçim öncesinde partiyi zor duruma düşüren bu açıklamalar nedeniyle disiplin kurulunun Arınç ve Gökçek için işleyeceğini ilan etti!

Oysa Arınç‘ın Gökçek‘le ilgili “bildikleri” ve “ima ettikleri” parti disiplin kurulunu değil, ceza hukukunu ilgilendirmektedir! (Arınç‘ın bugüne kadar neden sustuğu ve yolsuzluklara neden göz yumduğu ise meselenin bir başka boyutudur.)

STRATEJİK DEĞİL TAKTİK FARK

Böylece haftasonu iki gün süren Arınç-Erdoğan çatışması, hafta başı itibariyle Arınç-Gökçek çatışmasına dönüşmüş oldu!

Bu süreçte Erdoğan ile Davutoğlu‘nun önce cumartesi akşamı Kısıklı’da 1,5 saatlik bir zirve yaptığı, sonra da pazartesi akşamı “ailecek görüştükleri” ortaya çıktı.

Ya sonuç? Davutoğlu‘nun dünkü açıklamalarına bakılırsa Açılım konusunda cumhurbaşkanı ile hükümet arasında stratejik düzlemde değil ama taktik düzlemde küçük farklar vardı. Yoksa Erdoğan için de, Davutoğlu için de Açılım’ı sürdürmek stratejik bir hedefti.

Biz de iki gündür bunu anlatmaya çalıştık: Erdoğan‘ın itirazı öze değil biçimeydi. AKP Hükümeti seçim öncesinde kamuoyunun “PKK’ye taviz” gibi algılayacağı işlerden uzak durmalıydı. Erdoğan AKP Hükümeti’nin PKK’yle eş düzey görüntü vermesinin 7 Haziran’a olumsuz etki yaptığını görüyordu, anketler bunu teyit ediyordu. Kendisi bugüne kadar bu dengeyi süreci az adamla yöneterek korumaya çalışmıştı. Zaten Fidan‘ın MİT Müsteşarlığı’ndan ayrılmasına işte bu nedenle karşı çıkmıştı.

PATRON KİM ÇATIŞMASI

Erdoğan‘ın uyarıları kendince haklıydı ve ortada bir danışıklı dövüş yoktu. Erdoğan Açılım üzerinden 7 Haziran hezimeti yaşamamak için hükümeti uyarıyordu; önlem alıyordu, partisini koruyordu!

Peki Erdoğan bu uyarıları neden açık açık yapıyordu? Neden Davutoğlu‘nu ve ilgili bakanları özel görüşmelerle uyarmıyordu? Neticede kamuoyu önündeki bu çatışma hükümeti zayıf gösteriyordu.

İki nedenle:

1) Erdoğan bu çıkışları kamuoyu önünde yaparak AKP’nin kaybettiği oyları durdurmaya ve milliyetçi kesimlerin oylarını almaya çalışıyor.

Bu hamleler kimilerince maalesef “Erdoğan‘ın bölünmeye karşı konumlanması” olarak okunduğuna, Erdoğan‘ın TSK ile ittifaka geçtiği savunulduğuna ve hatta daha da ileri giderek milli ilan edildiğine göre, Erdoğan taktiğinde bir ölçüde başarılı olmuştur diyebiliriz!

2) Erdoğan açıktan uyarıyla, süreci, kendisinin başkanlık rüyasına engel olmaya çalışan “iç rakiplerine” karşı kullanmaya çalışıyor.

“Parlamenter sistemi bekleme odasına aldığını” ilan eden Erdoğan, kendisiyle gücü paylaşmak istemeyen hükümetin bir kanadıyla da örtülü kavga veriyor. Yolsuzluk tartışması, faiz kavgası, Hakan Fidan olayı gibi gelişmeler, aslında bu güç mücadelesinin alanlarıydı.

Erdoğan bu alanlar üzerinden hükümetin bir kanadına “asıl patron benim” mesajı veriyor.

İKİLİ DURUM TÜRKİYE’NİN YARARINA

Dolayısıyla meselenin iki yönü var: Biri 7 Haziran öncesi oy kaybetmemeyi esas alan yöndür ve uzlaşılmaya açıktır. Fakat diğeri de hem 7 Haziran öncesini, hem de 7 Haziran sonrasını kapsayan ve pek uzlaşmaya açık olmayan yöndür.

Bu ikili durum Türkiye’nin yararınadır ve meseleye stratejik yaklaşarak taktikler üretecek bir kuvvet, buradan büyüyerek çıkacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Mart 2015

 

 

 

Yorum bırakın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 236 takipçiye katılın